BÜTÜN YÖNLERİYLE M.KEMAL

(Yakup Kadri Karaosmanoğlu )

——————————————-

ATATÜRK’ÜN KAHRAMANLIĞI

Tarih ;

 ‘’ Mustafa Kemal, 1919 senesi, mayıs on dokuzunda Anadolu’ya geçip milli

kurtuluş hareketine baş oldu ve onun yönlendirmesi  ve idaresinde vatan

kurtuldu. ‘’  diyecektir.

—-

Lakin hakikat / gerçek  bu kadar basit / kolay  olmaktan çok uzaktır.

Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçtikten sonra ‘’ Erzurum kongresi ‘’ nin reisliğini /

başkanlığını almak için bile bir meydan muharebesindeki cehdi / savaşındaki

çalışması kadar  kuvvet harcamıştır .

Ardından ‘’ Sivas kongresi ‘’ nde ise, kendi fikri / düşüncesi  ve kendi şahsı /

kişilik yapısı  aleyhinde / karşıtında bin bir türlü muhalif / karşı cereyanlarla /

akımlarla  çarpışmak ıztırarında / zorunluluğunda  kaldı.

—-

Bu satırları yazan muharrir / yazar , kendi müşahedelerine / gördüklerine –

değerlendirmelerine dayanarak iddia edebilir ki / İleri sürer ki  1920’de, Akhisar,

Aydın ve Balıkesir’deki Kuvayı Milliye erkanı / ileri gelenleri henüz Mustafa

Kemal diye bir şef tanımıyorlardı.

—-

Ondan ziyade / daha fazlaca    ‘’ Demirci Efe ‘’  ile  ‘’ Çerkes Etem ’’ e bel

bağlamış bulunuyorlardı.

Milli kurtuluş harbimizin tarihinde (Mustafa Kemal Paşa – Çerkes Etem

ikiliğinin) İkinci İnönü’nün ferdasına / zamanına kadar devam ettiği görülecektir.

Hatta, gün olacak, bu çete reisi, Anafartalar kahramanından daha ziyade /

fazlaca  rağbet / beğeni – istek ve itibara / saygınlığa  erecektir.

Millet Vekilleri, onun huzurunda ayağa kalkacaktır ve Mustafa Kemal Paşa onu,

Ankara’ya her bir gelip gidişinde ‘’ Merasimi mahsusa / özel tören ‘’  ile

karşılayıp uğurlayacaktır.

Mustafa Kemal gibi gururlu bir insanın, takip ettiği  gaye / amaç – ülkü yolunda,

bu kadar ağır bir zarurete / gerekliliğe  boyun eğişi bize fedakarlığın en son

haddi / sınırı gibi görünebilir.

Halbuki / doğrusu şudur ki , o bundan daha ağır şartlara tahammül

göstermiştir/ katlanmıştır  ve her adımda şahsiyetinden / kişilik yapısından

ödün  vererek, gönülden vererek, sinirlerinden vererek, o sarp / dik – geçilmesi

zor  yolu, böylece kanaya, kanaya sökmüştür.

Diyebilirim ki, onun kendi nefsine ve nefsaniyetine / öz varlığına  karşı bu cidali

/ savaşı , muhiti  /  çevresi üzerindeki bu azmi / kararlılığı ve atıl / eylemsiz 

maddeyi itip kımıldatıp harekete getiriş cehdi / çalışması ömrünün son yıllarına

kadar devam etti.

—————————-

ATATÜRKÜN DAHİLİĞİ

—————————-
Eski rejim / sistem  erkanından / ileri gelenlerinden , hatta eski kazaskerlerden /

devlet adamlarından birisi, bana, bir gün demişti ki ;

—-

 ‘’ Tarihimizde bunun kadar büyük bir psikolog tanımıyorum. Milletin ruhunu

avucunun içi gibi biliyor.’’

—-

Milletin ruhunu avucunun içi kadar biliyordu. Zira / çünkü , hiçbir fert / birey 

mensup / bağlı olduğu milletle onun kadar kaynaşıp birleşmemiştir.

Milletin bütün ızdıraplarını / sıkıntılarını kendi vücudunda hissetmiş, milletin

neyi istediğini, neyi istemediğini, ne düşünüp, neden şikayet ettiğini /

yakındığını kendi beyninin hareketlerinde ve kendi vicdanının feveranlarında /

kaynamalarında  keşfedip / arayıp – bulup  anlamıştı.

—-

Lakin, bu noktada gene bir sürü istifham / soru  işaretleri karşısında kalıyoruz.

Çünkü bu hadiseyi / olayı  müşahede / gözlem  ve tespit etmekle / saptamakta 

onu izah etmiş / açıklamış  olmadık.

Biliyoruz ki, Türk milleti,susan ve derdinden serişte / sıkıntısından ipucu 

vermeyen bir millettir.

Mustafa Kemal bu isfenksin  muammalı çehresini / süngerimsi bilmeceli yüzünü

nasıl okuyabildi?

O’nun granitten  / sert taştan gövdesine hangi yerinden hulul etti / içine girdi ?

Ve onu nasıl, cins bir küheylan / soylu at  gibi derhal harekete getirdi ?

Hiçbir alimin  / bilim insanının bile keşfedemeyeceği / bulup – çıkartamayacağı

sır işte buradadır.

———————————————–

ATATÜRKÜN DEVLET KURUCULUĞU

———————————————–
O, her şeyden evvel dünyaya bir devlet reisi / başkanı olarak geldi. İnsanları

sevk / yönlendirme ve idare etmek hünerini / becerisini – yeteneğini o hiçbir

kitaptan öğrenmedi.

—-

Bu bilgi ve bu haslet / doğuştan özelliğiydi. Onun içindir ki, tasavvur ettiği /

tasarladığı bütün inkılapları / devrimleri , sokağa düşmeksizin, gayrı mesul /

sorumsuz  yığınların kör kuvvetine peyrev / ışık olmaksızın, bir damla kan

dökmeden, bağırıp çağırmadan, yıkıp yakmadan, daima kanuni / yasal şekillere

dayanarak, daima bir ‘’ Devlet Adamı ‘’  otoritesi / idari kuvveti , bir devlet

adamı mesuliyeti / sorumluluğu ile  başarıp meydana getirecektir.

—-

Bu kadar insani, bu kadar medeni / uygar bir inkılap / devrim hadisesine /

olayına  cihan tarihinde ilk defa rast geliyoruz. Mustafa Kemal harp / savaş 

tekniğinde olduğu gibi, ihtilal / köklü değişim tekniğinde de yekta / tek – eşsiz

ve emsalsiz / örneği olmayan bir tactician / taktikçi / yönlemci   idi.

————————————

ATATÜRKÜN MİLLİYETÇİLİĞİ

————————————
Hudutsuz / sınırsız bir gurur , hudutsuz bir izzetinefis / öz saygı…

İşte, milliyet duygusu onda böyle tecelli etmiştir / ortaya çıkmış – görünmüştür.

Dünyanın en kalender / dünya işlerini hoş gören  ve en müsamahalı / hoş görülü 

bir insanı olan Mustafa Kemal, bir yabancının bulunduğu yerde, gene dünyanın

en kaygılı /tasalı  , en tedirgin / huzursuz ve en alıngan adamlarından biri haline

girerdi.

—-

O, Türk milletinin daima tetikte uyanık şuuru idi.

Türk milleti, onda tek bir adam haline inkılap etmişti / değişmişti . Bütün

hassasiyeti / duyarlığı , bütün dehası, bütün enerjisi milli faziletlerimizin  /

erdemlerimizin bir hulasası / özeti gibiydi.

Öyle ki, ecnebi müdekkik / yabancı araştırıcı Atatürk’ün şahsında / kişiliğinde 

bu vasıfların bütün karakteristiklerini toplamış bulunabilirdi.

Tek bir insanın bir mület / sufi  haline bu temessülü / özümlemesi  tıpkı, Pagan /

çok tanrılı dinlerin bazı ilâhi misterlerini / beylerini  andırıyor.

Zaten O’nun millet yolunda her karakterinin bir sembolik ayinden farkı yoktu.

Acaba, milliyetçiliği bir mezhep, bir din haline sokmayı aklından geçirdi mi?

—-

Geçirmemiş olsa bile Türklüğü, bütün Türk olan şeyleri, dindarane / açık olarak 

bir aşk ile sevdiğini biliyoruz ve eminiz ki, dünyaya gözlerini kaparken asil  soyun

ebediyeti / sonsuzluğu içinde eriyip gittiğine imanı vardı.

——————————

ATATÜRK’ÜN ASKERLİĞİ

——————————

Mustafa Kemal her şeyden evvel bir askerdi. İnkılapçılığı / devrimciliği ,

milliyetçiliği, kahramanlığı, dahiliği, devlet kuruculuğu, hatta insanlığı bütün

usarelerini / öz sularını , bütün kudretlerini / yapabilme kuvvetini  bu ana

vasıftan, bu kökten, bu asli cevherden almışlardır.

Evet, Atatürk sapına kadar askerdi , fakat, militarist / savaşçı değildi. Harbi, şevk

/ coşku  ve şetaretle / şenlik – neşe ile yapardı , harbi aramazdı.

—-

‘’ Harpçi / savaşçı olamam. Çünkü, harbin fecaatlerini / acılarını herkesten iyi

bilirim» derdi.

—-

Ve belki, bu fikrini / düşüncesini , bu içtihadını / görüşünü  hareketiyle ispat

etmek içindir ki, bir devlet reisi sıfatıyla da kendisine o kadar yakışan ve

taşımakla o kadar haklı olduğu üniformayı giymekten çekinmişti.

Taşımakta o kadar haklı olduğu dedim. Zira harp sonrası rejimleri, nice

çavuşlara, nice sokak politikacılarına birer general veya mareşal kıyafetlerine /

giysilerine girerek nice orduların, nice devlet ve milletlerin geleceği ile  bir

oyuncak gibi oynamak fırsatını vermiştir.

Hatıra gelebilir ki, Atatürk, biraz da bunlar sırasında görünmekten tiksindiği ve

kendi meşru / yasal  üniformasının şerefini esirgediği / koruduğu  için milleti

arasında daima bir  ‘’ fer­di millet / Milletin bireyi  ‘’ gibi dolaşmayı adet

edinmişti.

——————————-

ATATÜRK’ÜN İNSANLIĞI

——————————-
Atatürk’ün asil yüreği , pas tutmayan madenler gibi kin nedir bilmemiştir.

Devlet, millet ve inkılap davalarındaki husumetleri / düşmanlıkları ne kadar sert

ve derin ise, kendi şahsına ve hususi / özel  hayatına taaluk eden / ilintli

meselelerdeki / sorunlarda ki  hiddetleri / öfkeleri  o derece hafif ve geçici idi.

—-

Mustafa Kemal, bütün manası ile feleğin çemberinden geçmiş, hayatın bin bir

türlü çevri içinde pişip erimiş bir adam olduğu için, insanların zayıflarını

herkesten iyi biliyor ve bunlara kızmaktan ziyade / fazlaca  acımak lazım

geldiğine kani bulunuyordu.

Acımak…

Atatürk’te bu hassanın / duyarlılığın  da ne kadar derin olduğunu belki

bilmeyenler vardır.

Çünkü, Devlet ve Millet şefliği vazifesini / görevini  her şeyin fevkinde / üstünde

tutan bu insan, ammeye / halka , yüreği yufka bir adam manzarasiyle /

görünümü ile  görünmek istemezdi.

Buna rağmen çok defa bir arkadaşın ölümüne saatlerce hüngür hüngür

ağladığını, bir kurban kesme merasiminde / töreninde  boğazlanan hayvanın

teprenişlerini görmemek için başını çevirdiğini ve harp sahalarında düşman

cesetlerine gözleri sulanarak baktığını görenler arasındayım.

—-

Zarurete / zorunluluğa  düşmüşlerin imdadına / yardımına yetişmek , tanıdıkları

kimselerden hasta olanların tedavisine yardım etmek; hatta bazı ailevi

geçimsizlikleri  yaşayan  ahbaplarının / sevilen dostlarının  maddi ve manevi

müşküllerini / zorluklarını  halle çözüme  çalışmak hemen her günlük

meşgalelerini / uğraşlarını teşkil ederdi / oluştururdu.

————

Kaynakça

————

Damla Dergisi, 15 Kasım 1948, Yakup Kadri Karaosmanoğlu.

————————

Atatürk’ü Anlamak

————————

Biz, O’nu mısır tarlasında karga kovalamasıyla değil, topraklarımız üzerinden leş

kargalarını kovalamasıyla;

Biz, O’nu ” Fikriye “siyle değil, emperyalizmin ezmeye çalıştığı tüm uluslara

örnek olan  düşünceleri ile ;

Biz, O’nu kendisini çaresiz hisseden birisi olarak değil, tüm gücünü Milli

Mücadele döneminde kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına tek yumruk

olan ulusundan alan yüceler yücesi yüreğiyle;

Biz, O’nu içki masasından kalkmayan biri olarak değil, üzerinde güneş batmayan

topraklara hükmedenlerle oturduğu masaya yumruğunu vurup Sevr’i

parçalayarak suratlarına fırlatan kararlılığıyla;

Biz, O’nu küçük yaşta hocasına beslediği kini ileride devlet yönetimine

karıştıracak denli “sığ” bir lider olarak değil; tüm dünyanın beğendiği – saygı

duyduğu  ilerici görüşlerini silah yapıp bir ulusun makus talihine / kötü şansına  

meydan okuyan büyük devrimci kişiliğiyle;

Biz, O’nu kimseleri ilgilendirmeyecek “özel hayatı”nı “insan yanı” olarak sunma

şaklabanlığı ile değil; örneğin 1936’da Yalova’daki köşkü bir ağacın kesilmesini

önlemek için rayların üzerinde 4.80 metre kaydıracak kadar dahi ve insan yanı

ile;

Biz, O’nu “Mustafa” olarak değil, Mustafa Kemal Atatürk’ümüz olarak anladık,

anlatıyoruz .

Bizim tek amacımız budur !

İdris Kulaçoğlu ……