DUKHA TÜRKLERİ

Moğolistan’a Tuva’dan gelen, avlarını paylaşan, ormanlardan yemiş toplayan, doğayla uyumlu ortaklaşmacı bir toplum olan Dukhalar, Sayan Dağları’nda yaşayan ve nesli hızla tükenen rengeyikleriyle birlikte konar – göçer  olarak yaşıyor. Ren geyiklerinin sütü ve peyniriyle, topladıkları yaban yemişleriyle beslenen bu toplum  Türkçe konuşuyor, suç işlenmiyor, kadın erkekten ya da erkek kadından üstün değil…

Kaman / Şaman inançlarını sürdüren Dukhalar, doğa ile çok özel ilişkiler içindeler. Kirlenmesin diye nehirlerde ellerini bile yıkamıyorlar.

—-

En eski Türk topluluklarından olduğu belirtilen Dukhalar belgesel oldu.

Atlas Dergisi Yayın Yönetmeni Özcan Yüksek ve fotoğrafçı  Selcen Küçüküstel , Moğolistan’ın Kuzey sınırındaki Sayan Dağları yamaçlarında yaşayan , Türklerin en saf en eski  özelliklerine sahip olduğunu belirttikleri ‘’ Dukha Türklerine  ‘’  2 ay  konuk oldular. 

Dukhaları inceleyen Özcan Yüksek ve Selcen Küçüküstel, “Dukha Halkı Kayıp Türkler” adlı belgesel hazırladılar.

Belgeselin tanıtımı bugün İstanbul’da gerçekleşti. Dukhalar için dünyadaki insanlardan çok farklı yaşadıklarını söyleyen Özcan Yüksek, “Tarih öncesini yaşayan ve bizimle aynı dili konuşan bir toplumla karşı karşıyayız” dedi.

Yüksek, “Bundan 10 bin yıl önce insanların yaşadığı şekilde yaşıyorlar. Herşeyi ortaklaşa paylaşıyorlar. Aralarında eşitlikçi ilişkiler var. Suç işlenmiyorlar. Kadın erkekten ya da erkek kadından üstün değil. Ren geyikleriyle birlikte onların vahşi  göç yollarında onlarla birlikte dolaşıyorlar” şeklinde konuştu.

—-

Yeditepe Üniversitesi Kültürel antropoloji Bölümü Yüksek Lisans öğrencisi olan Selcen Küçüküstel de Dukhalarla çok çabuk anlaştığını bir hafta içinde günlük düzeyde konuşabilecek duruma geldiklerin söyledi.

Küçüküstel, Dukhaların Türkçe kökenli bir dil konuştuklarını ve dillerinin kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu belirtti.

—-

Dukha Türklerini / Rengeyiği Türklerini yakından tanımak için yapılan geziyi paylaşmak istedim . ( İdris Kulaçoğlu)

—————

Gezi  notları

—————

Sık ormanların ve yüksek dağların kuşattığı, en yakın yerleşim yerinden onlarca kilometre uzaktaki taygada / iğneyapraklı orman , atlarımızın üzerinde, neredeyse altı saattir ilerliyorduk ve çevrede hiçbir insan izi yoktu.

Kuzey Moğolistan’da, Sagannur köyünden ayrılırken bir bacağı sakat, koltuk değneği kullanan yaşlı adamın söylediği bir cümle aklımdan çıkmıyordu.

—-

“Çevrende gördüğün her şeyin bir ruhu vardır, hem de her şeyin…

Bu yüzden soluk aldığın her an, bunu fark etmeli ve çok dikkatli olmalısın! Böylece hiçbir canlının ruhuna saygısızlık yapmamış olursun…”

—-

Buradaki atlar neredeyse  yarı vahşi denilecek kadar sağı solu belli olmayan hareketler yaparak beni tedirgin / rahatsız ediyorlardı.

Rehberimiz Ultzi bana seslendi:

“ Eki bi? Gorkba gorkba sen eki munar ata! ”  / İyi misin? Korkma, korkma sen ata iyi biniyorsun!

—-

 “ Jok Jok men eki munbaz! Meem atım dehk jörür, men gorkar! ”  / Yok, yok ben iyi binemiyorum. Benim atım hızlı yürüyor, ben korkuyorum!

—-

Aylardır hayalini kurduğum bir coğrafyada, Kuzey Moğolistan ile Altay Dağları arasında, ülkemden binlerce kilometre uzaktaydım ve  ulaşımı güç dağların yamaçlarında sıkışmış, göğü avuçlayan, iri, eğri boynuzlu ren geyikleriyle birlikte hayatta kalma mücadelesi / uğraşı veren ve benimle aynı dili konuşan Dukhaların obasını  konuk olacaktım.. İki ay boyunca da sabahları onların çadırlarında gözümü açacaktım.

Vadinin sonuna değin yayılmış ak çadırlar ve o çadırların sivri tepelerinden çıkan dumanlar, bana sanki çok eski zamanlardaki bir Kızılderili obasına varmışız hissi verdi.

Yüksek yamaçta bu gerçeküstü manzarayı izleyerek ilerlerken gözlerim doldu taştı. Şaşkınlık ve hayranlık dolu, bu görülmedik manzarayı büyük bir merakla bir süre izledim. Atımdan atlayıp ayaklarımın ucundaki yeri öpmemek için kendimi zor tutuyordum.

—-

Çadırların ortasında tüm rengeyikleri bir araya toplanmışlardı ve göğü avuçlayan dev boynuzlarına güneş vurmuş, altın gibi parıldıyorlardı. Daha önce hayatımda hiç rengeyiği görmediğim için, gözlerimi hayranlıkla açarak bu harika yaratıkları, küçük bir çocuğun sevinciyle izlemeye koyuldum.

Kuzey Moğolistan’ın  bir köşesinde, Rusya sınırına yakın dağlarda yaşayan konar – göçer Dukhaların obasındaydık. Tam karşımda duran üçgen, iki beyaz çadırın arasından gülüşmeler işittim , bana doğru koşarak gelen bir rengeyiğinin üstüne küçük bir kız çocuğu binmiş, minik elleriyle hayvanın boynuzlarını yakalamıştı. Hayranlığım ve şaşkınlığım daha da arttı, etrafta o yana bu yana koşturan çocukların çığlıkları vadide yankılanıyordu. Buraya ulaşmak zordu belki  ama bir kez gelince kendimi hemen evimde hissetmiştim.

—-

Ortadaki çadırın önünde toplanmış ve yere çömelmiş oturan yaşlılar bizi izlemeye koyulmuşlardı. Selam vermek için yanlarına gittiğimde bana Moğolca selam verdiler. Ben de karşılığında Moğolca yerine Dukhaların kaybolmak üzere olan anadillerinde merhaba anlamına gelen “ eki / iyi ‘’ diyerek selamlarına karşılık verdim. Hepsi şaşkınlık içinde yüzüme baktı. Buraya gelmeden önce Dukhacayı biraz çalışmıştım.

—-

“ Men Moğol dil bilbez, sizlerin sösünü bicce bicce bilir ” dedim.

—-

O an insanların suratındaki şaşkınlık ve mutluluk ifadesini anlatmam olanaksız. Birdenbire herkes başıma toplandı. Uzaklardan gelen bu yabancının, onların bile unutmak üzere olduğu ve Moğollar tarafından aşağı görülen anadillerini nasıl olup da bildiğini anlayamıyorlardı. Sonradan obanın erkek Kamanı / Şamanı olduğunu öğrendiğim Gambat heyecanla sordu:

—-

“ Sen gerden gelgen? ”

—-

Herkes ne diyeceğimi merak ederek yüzüme dikkatlice bakıyordu. Etrafta kim var kim  yoksa, başımıza toplanmıştı.

—-

“ Men Türk ulusundan gelgen. Meem adim Selcen.”

—-

Herkesin yüzüne kocaman birer gülümseme yayıldı ,  kıkırdamalar ve fısıldaşmalar çok belirgin duyuluyordu. Bazıları  dillerini konuştuğumu anlayamamıştı. Birbirlerine Türk ulusunun nerede olduğunu soruyorlardı. Bilenler bilmeyenlere anlatıyordu.

—-

“ Meem sösüm sizlernin sösü pile dömey / benzer ” diyerek devam ettim.

—-

Oba yerini birden daha büyük bir heyecan sardı. Dillerimizin benzer olduğunu daha önce bilmeme rağmen, bu kadar yol gelip, böyle inanılmaz bir topluluğun içinde insanlarla anlaşabiliyor olmak beni de çok heyecanlandırmıştı. Söyledikleri her şeyi anlayamıyordum elbette ama basit cümlelerle anlaşmaya çalışıyorduk. Tek tek herkese Dukhaların dilinde söylendiği gibi ;

—-

“ Seen ading gim ” diyerek adlarını sordum ve hepsiyle tanıştım.

—-

İlk kez tanıştığımız halde, karşılıklı olarak aslında  aynı kökten gelmiş  olduğumuzu hemen anlamıştık ve birbirimize soracak çok şeyimiz olduğunu hissediyorduk.

Bütün gece çadırın içinde bizi  görmeye  gelen insanlarla anlaşabildiğimiz kadar anlaştık, anlaşamadığımız yerde birbirimize bakıp güldük ve dillerimiz arasındaki her ortak sözcüğü keşfettiğimiz anda çocuklar gibi sevindik. Hatta bu oyun hepimize o kadar heyecan verici gelmişti ki, onlar kendi dillerinde bir şey söylüyor, ben de kendi dilimdeki karşılığı eğer biliyorsam söylüyordum:

—-

Dukhacada :

Cörü / yürü.

Gız /  kız.

Ool / oğul .

Geerde / nerede.

Guş / kuş.

“ Süt içher bi ” ise “ Süt içer misin ” demekti.

—-

Daha ilk günden buradaki insanlarla aramızda farklı bir bağ oluşacağını anlamıştım. Bu heyecan verici oyun oldukça uzun sürmüş olmalıydı ki saatin çok geç olduğunu fark etmemişiz. Yatma vakti geldiğinde buraya gelirken yaşadığımız bütün zorlu yolları ve yorucu saatleri unutmuştuk bile.

Ertesi sabah uyandığımızda iki ay boyunca kalacağımız ailenin yanına yerleşmeye gittik. Köyde tanışmış olduğumuz ve burada yaşayan rengeyiği çobanı bir Dukha ile evli Moğol kız Zaya çok iyi İngilizce biliyordu ve bizi bir ailenin yanına yerleştirmişti.

Antropoloji / insan bilimi öğrencisi olan Moğol arkadaşım Ariuntamir de dil konusunda yardımcı olmak için burada benimle kalacaktı.

Dukhaların anadili bizim konuştuğumuz Türkçeye çok yakın olsa da  basit konuların dışına çıktığımızda henüz anlaşamıyorduk.

Ariuntamir bizim anlaşamadığımız yerde onlara Moğolca sorup bana çeviriyordu. Oysa geçen iki ayın sonunda, artık, çevirmenim Ariunta’ya benim çevirmenlik yapmaya başlayacağımı bilmiyorduk elbette.

—-

Yanında kaldığımız aile, 53 yaşında Boyuntuktuk adında bir kadın ve onun 20 ile 16 yaşındaki kızları Sarol ve Holun’dan oluşuyordu.

Boyuntuktuk , eşinin ölümü sonrası  evlenmemiş olduğu için çocuklarını tek başına büyütmüştü ve o yüzden Tayga’nın en güçlü kadınlarından biri olarak biliniyordu. Onun hayatında kaldığımız kısa sürede buna kendimiz şahit / tanık olacaktık. Yan çadırda ise Boyuntuktuk’un büyük kızı ailesiyle birlikte yaşıyordu. Onların bir buçuk ve iki buçuk yaşındaki küçük kızları da sık sık anneannelerini ziyaret etmek için bizim çadıra gelerek burada kaldığımız süre içinde hayatımızı oldukça neşelendireceklerdi.

—-

Dukhalar günümüzde Moğolistan’ın en küçük etnik grubu olarak kuzeydeki Tayga bölgesinde yaşıyorlar. Dağlarda göçebe olarak yaşayanların sayısı yaklaşık 200 kişi. En yakındaki köyde yaşayan Dukhaları da dahil edince Moğolistan’daki toplam nüfusları yaklaşık 500 kişi kadar.

Dukhaların  Ataları aslında 1940’lı yıllarda Rusya sınırları içinde olan Tuva’dan çıkıp dağların arasında geyikleriyle yolculuk ederek buralara göç etmişler ve Rusya – Moğolistan sınırının kapanmasından sonra Moğolistan sınırları içinde kalmışlar. Obanın en bilgili kişilerinden biri olan Öviy’e Dukhaların geçmişlerini sorduğumuzda şöyle anlatmıştı;

—-

“ Geçmişimizle ilgili bildiğimiz en önemli şey, Tuva’dan geldiğimiz ve Atalarımızın  Atalarının  Atalarının bile rengeyiği yetiştirmiş olması.

Benim anneannem hep Tuva’dan çıkıp dağların arasından, rengeyiklerinin sırtında yaptıkları uzun yolculukları anlatırdı. Artık bugünlerde kültürümüz Moğol kültürüyle karıştı, çocuklar dilimizi öğrenmiyor ama gene de bizim Moğol olmadığımızı ve farklı bir kültürden geliyor olduğumuzu biliyorlar.”

( Bilgi notu :

Esasta Moğol isimli bir ırk yoktur .

MOĞOL kelimesi de eski Köktürk ve kıpçak şivelerinde MIN QOL  /  BİN KOL anlamını taşıyan terimdir.

Cengiz Han unvanını alarak Han ilan edildiğinde bu imparatorluğu MINKOL (MINQOL), binlerce kolu (askeri /ordusu) olan devlet anlamını veren ismi verir. O andan başlayarak MINKOL olarak adlanmaya başlar.

Çin ve Avrupa tarih zaman biliminde / dizininde  değişik sesle yazılarak yani Ng yazılımı  ile MO{GN}OL (Mo{ng}olia) kayıt olmuştur.

Bugün kendilerini Moğol olarak tanıtan halkın orijinal isimleri ise ;

HALHA, OYRAT veya daha eski adı MÜNGÜ’dür. ) İdris Kulaçoğlu .

—-

Dukha halkını Moğollardan ayıran en belirgin özellik, yüksek yamaçlarda rengeyiği yetiştirerek konar – göçer hayatlarını sürdürüyor olmaları. Zaten Moğolistan’da onlardan başka rengeyiği yetiştiren bir topluluk da yok, bu nedenle Moğolcada “ RENGEYİĞİ  İNSANI ” anlamına gelen “ TSAATAN ” diye adlandırılıyorlar.

Rengeyiğini öncelikle sütü için ve kışın ava giderken üzerine binmek için kullanan Dukhalar, zorda kalmadıkları sürece geyiklerini et ihtiyacı için kesmiyorlar.

Geleneksel olarak asıl geçimlerini yabani hayvan avlayarak ve doğadan topladıkları bitkilerle sağlıyorlar. Ancak bu tarz / biçim  yaşam da yavaş yavaş değişiyor. Obanın en yaşlısı seksen yaşındaki Ponsul’a Tayga’da değişen yaşamı sordum:

—-

“ Eskiden, köye inmediğiniz zamanlarda neler yerdiniz? ”

—-

“ Eskiden sadece doğadan topladıklarımızı yerdik. Erkekler özellikle sonbahar ve kış aylarında rengeyiklerine binerek günlerce süren uzun avlara çıkardı. Biz ise dağlardan yemiş, yabani patates ve diğer bitkileri toplardık. Artık gençlere köyden un almak daha kolay geliyor, oysa yabani patatesle yaptığımız un yüksek tansiyona çok iyi geliyordu.”

—-

Ancak gene de erkekler ava gitmeye devam ediyor. Avlanarak ve yabani yemiş toplayarak sürdürdükleri yaşam Dukhaların toplumsal ilişkilerini de belirliyor. Dukhalar av etini mutlaka paylaşıyor. Yeterince av hayvanı bulmak artık iyice güçleşmiş olsa da, avcılar avladıkları hayvanların etini, obada her aileye dağıtıyorlar, ava katılsınlar ya da katılmasınlar, bu eşit paylaşma erdemi değişmiyor.

Toplumda lider yok ve herkes eşit haklara sahip.

Bu konuda konuştuğumuz ve “ Sizde kararları kim verir ” sorusunu yönelttiğimiz hemen herkes aynı yanıtı verdi:

—-

“Kararlarımızı her zaman beraberce, konuşarak veririz. Örneğin göç zamanı nereye  ya da ne zaman gidileceğini belirlemek için bir araya gelir konuşuruz.”

—-

“ Peki yaşlılar daha fazla söz hakkına ve güce sahip değil mi? ”

—-

“ Tabii ki yaşlıların sözüne saygı duyarız ve onların fikirleri / düşünceleri bizim için çok önemlidir. Ama yaşlılar hiçbir zaman bizi kendi fikirlerine uymamız konusunda zorlamaz. En fazla, ben bu sene şuradaki obaya göçmeyi düşünüyorum çünkü orada çimler daha iyi, gibi şeyler söylerler ve biz de zaten o kişiye güveniyorsak onu takip ederiz.”

—-

“ Peki ya çadırda kararları kim alır? Kadınlar mı, erkekler mi? ”

—-

“ Çadırda da kararları mutlaka beraber alırız aslında. Bizde Moğollarda olduğu gibi erkek egemenliği yok. Kadınlar da her konuda söz hakkına sahip.”

—-

Dukhalar yılda yaklaşık dört kez konar – göçerler ve bu göçler mevsime göre belirlenir. Yazları daha yükseklerde kalınırken, kış yaklaştıkça daha alçak alanlara inilir. Hatta kışın ormanın içinde kalırlar ki  sert ve soğuk rüzgârlardan korunabilsinler.

Göç sırasında rengeyiklerini binek hayvanı olarak kullanarak eşyalarını geyiklere yüklerler ve at gibi rengeyiklerine binerler. Tayga’nın coğrafi koşullarında rengeyikleri atlardan daha güçlüdür çünkü bu yükseklikte ve sık ormanın içlerindeki yolculuklarda daha rahat hayatta kalabilirler. O yüzden de Dukhalar için rengeyiği hayati / yaşamsal bir önem taşıyor.

—-

Dukhaların yanına ilk ulaştığımızda yaz obasındaydılar. Ancak hava ağustos ortalarına doğru iyice soğumaya başlamış ve bu da göç zamanının geldiğinin işareti olmuştu. Ancak tam olarak ne zaman yola çıkılacağını sorduğumuzda kimse bize belirgin bir şey söylemiyordu. Aldığımız cevap genellikle  “yarın da olabilir, bir hafta sonra da” şeklindeydi. Yola çıkış kararının nasıl alındığını çözmeye çalışıyorduk ki, yanında kaldığımız Boyuntuktuk, “Ben yarın yola çıkıyorum” diyerek toplanmaya girişmiş ve böylece de göçü başlatan kişi olmuştu. Biz yola çıktıktan sonra bütün aileler bizi takip ederek sonbahar obasına göçmüştü. Elinde asası bütün geyiklerini yükleyip yola koyulan Boyuntuktuk, Dukhalarda kadınların ne kadar güçlü olabildiğinin bir kanıtı gibiydi.

—-

Göç zamanında oba birden hareketlenmişti. Herkes harıl harıl çadırları topluyor, hepsi taşınabilir eşyalar geyiklere yükleniyor, yolda atıştırmak için kızarmış hamurlu yiyecekler hazırlıyordu. En sonunda da, çocuklar ve bebekler geyiklerin üzerindeki eyerlere bağlandı, bütün eşyaların ipleri sıkıca gerildi ve yola çıkıldı. Sürüde hiçbir geyiği geride bırakmadan sonbahar obasına varmak en büyük hedefti o an. Boyuntuktuk elindeki asası ile bindiği geyiğin üzerinde sürünün önünü çekiyordu, onun geyiğine bağlı diğer yük geyikleri hemen arkasında hepimiz onu takip ediyorduk.

Ailenin kızları Sarol ve Holun sırtına bindikleri rengeyikleriyle en arkada yavru geyikleri toplamaya çalışıyorlardı , havayı dövdükleri sopalarıyla ve yol boyunca kopardıkları “ huuu huuu ” çığlıklarıyla, sürüye nerede olduklarının işaretini veriyorlardı.

Yaklaşık altı saat süren göç boyunca geçtiğimiz vadiler, küçük göller, seslerimizin yankılandığı kayalıklar, dağlar ve nehirler güzellikleriyle bizi o denli büyülemişti ki  hiçbir şey yapmadan, sadece geyiklerin üzerinden düşmemeye çalışarak etrafı izliyorduk.

Yol üzerinde ufak tefek sorunlar da yaşadık. Örneğin geyiklerden birinin yükü fazla ağır olduğu için bir ayağı sakatlandı. Boyuntuktuk onun yüklerini başka bir geyiğe aktarmak zorunda kaldı. Ayrıca çocuklar yolda birkaç kez mızmızlanmışlardı. Ama gene de genel olarak büyük bir sorun yaşamadık ve karanlık olmadan yeni oba yerine varmayı başardık. Burası daha alçakta ve bu yüzden daha ağaçlık bir yerdi. Zaten hava da artık iyice soğumaya başlamıştı. Hatta bir iki hafta sonra bir gün kalktığımızda kar bile yağmıştı.

—-

Hava sıcaklığının sıfırın altına indiği gecelerden birinde çadırda uyumakta zorluk çekip bir o yana bir bu yana dönüyordum ki dışarıda uzaklardan gelen bir davul sesi duydum. Uzun süre sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştıktan sonra kalkıp bakmaya karar verdim. Fenerimi elime aldım ve telaşla çadırın dışına çıktım. Ses hemen yan tarafımızda yaşayan Gambat’ın çadırından geliyordu. Çadıra yaklaştıkça davul sesi iyice arttı ve kapıya geldiğimde artık kalbim hızlı çarpıyordu. Girip girmeme konusunda kararsızdım ama merakım kararsızlığımın önüne geçti ve kapıyı araladım. İçerisi zifiri karanlıktı ama Gambat’ın eşi Purve eliyle içeri girmemi işaret etti. Çadırın içinde en az dört beş kişi vardı ve Gambat hayvan tüylerinden oluşan Kaman / Şaman kıyafetini giyinmişti. Zaten içeriye girer girmez bunun bir Kaman / Şaman ayini olduğunu anlamıştım.

Gece yarısı başlayan ayin saatlerce sürdü ve bu süre içinde Gambat görünmez ruhlarla iletişime geçerken bazen hayvan sesleri çıkarıyor, bazen bağırıyor, çığlıklar atıyor, bazen de kendinden geçip yere düşüyordu.

Çadırın içindeki herkes sessiz ve biraz korkmuş halde, kıpırtısız onu izliyordu. Gambat’ın karısı ayin esnasında ona yardım ediyordu. Kam /  Şaman davulu DÖNGÜRÜ ‘ yü  hiç durmadan çalan, zıplayan ve şarkı söyleyen Gambat’ın gerçekten kendinden geçmiş halde olduğu belliydi. Ayin bittiğinde çok yorulduğu için Kaman / Şaman, soruları ertesi gün yanıtlayacaktı. Uyumak için çadırıma gittim ben de, döngür sesleri hala  kulaklarımda çınlıyordu. Ertesi gün Zaya’ya orada olanları ve ayinin amacını sordum.

—-

“ Neden Kaman / Şaman ayini yapıldı dün gece Zaya biliyor musun? Dünün bir özelliği mi vardı ? ”

—-

“ Hayır, özel bir gün değildi. Obadan bazı insanlar, özellikle de bir kişi ciddi sorunlar yaşıyormuş. Bu yüzden de Gambat’tan ayin yapmasını istemiş.”

—-

“ İnsanlar kötü şeyler yaşadıklarında Gambat’tan yardım istiyorlar yani öyle mi?”

—-

“ Şöyle açıklayabilirim, tabii ki başımıza gelen her ufak sorunda gidip Kamana / Şamana danışmıyoruz. Ama eğer bir kişinin işleri uzun süredir ters gidiyorsa, o zaman bir yerde bir yanlış yaptığını düşünüp Kamana / Şamana gidebilir. Kaman / Şaman kimi zaman yardımcı ruhunu da kullanarak, diğer ruhlarla ya da Ata ruhlarıyla iletişime geçip sorunun kaynağını bulmaya çalışır.”

—-

“ Ne gibi konular olabilir peki bunlar? ”

—-

“ Kişinin hayatında ters giden herhangi bir şey olabilir.

Örneğin ;

Geçen sene benim sürümdeki hayvanlardan altısını kurt kapmıştı. Böyle şeyler olabilir  ama o kadar hayvanın arasından ölenlerin sadece benim rengeyiklerim olması düşündürücüydü.

 Acaba bilmeden yanlışlıkla kötü bir şey yaptım ve onun cezasını mı çekiyorum diye kendimi sorgulamaya başladım ve en sonunda obamızın diğer Kamanı / Şamanı  Sensıtık’a danışmaya gittim. Sebebini bulmak için özel bir ayin düzenledi.”

—-

Merakım iyice artmıştı:

“ Öğrenebildiniz mi peki nedenini? Eğer sormamda sakınca yoksa tabii…”

—-

“ Kaman / Şaman, eşimin birkaç ay önce ava gittiğinde öldürmemesi gereken yavru bir ceylanı nehir kıyısında öldürdüğünü söyledi. Bu çok ciddi bir hata  çünkü bizde hem küçük hayvanları öldürmek yasaktır  hem de nehir kenarında hayvan öldürmeyiz. Çünkü hayvan suya düşüp nehri kirletebilir.”

—-

“Ne yapmanızı önerdi peki?”

—-

“ O nehrin kıyısına gidip orada doğaya çay ve süt serperek sunumlarda bulunması ve öldürdüğü hayvanın ruhundan özür dilemesi gerekiyormuş.

O da tabii ki kendine söyleneni yaptı ve o zamandan beri hayvanlarımızın sağlığında bir sorun çıkmadı.”

—-

Zaya’nın anlattığı bu öyküye çok şaşırmıştım ama daha sonra Dukhaların yanında kaldığım süre boyunca doğa ve hayvanlarla olan ilişkilerinde ne kadar hassas olduklarına birçok kez şahit / tanık olmuştum. Doğadaki hiçbir canlı ile hiyerarşik / sıra düzensel   ilişkilere girmeden, yaşayan her şeye saygı duyuyorlardı.

Örneğin ;  

Nehirlerinin temizliği konusunda çok duyarlıydılar. Bir nehrin içinde ellerini yıkamak bile tabu olarak görülüyordu  çünkü özellikle sabun kullanırsanız nehri kirletiyordunuz. Bu yüzden bir şeyler yıkarken mutlaka suyu bir kovayla dışarıya alıp o şekilde yıkıyorlardı.

Doğadan elde ettikleri şeyleri onlara verilmiş bir hak olarak değil , doğanın onlara sunduğu bir armağan olarak değerlendirmeleri Dukhaların bu hassas yaklaşımının sebeplerinden biri. Obada uzun süre kalan Danimarkalı bir antropolog / insan bilimci bana başına gelen bir olayı anlatmıştı.

—-

“ Bir sabah kalktığımda boğazlarım ağrıyordu. Yan çadırda yaşayan ailedeki yaşlı kadın bana arkadaki dağlarda bulunun bir bitkinin soğuk algınlığına iyi geldiğini söyledi. Ben de toplamaya gittim ve elbette Batı’da alışkanlığımız olduğu gibi daha sonra da kullanırım diye kendim için bol bol koparıp bir demet de fazladan topladım. Belki obadaki dostlarıma veririm diye de düşünüyordum.

Çadıra geri dönüp yaşlı kadına topladıklarımı gösterince yüzünde beliren dehşet / olağanüstü yılgı ifadesini unutamam.

‘’ Neden bu kadar çok topladın ki ?

Sadece kendine bugün için yetecek kadar toplaman gerekiyordu.

Tekrar ihtiyacın / gereksinmen olursa ertesi gün çıkıp tekrar toplayabilirsin. ‘’ dedi.

Bu benim için güzel bir ders oldu. Dukhalar her şeyi sadece ihtiyaçları kadar alıyorlar, çünkü doğadaki bir şeyi israf etmek onlar için ürkütücü bir fikir.”

( Aklıma Avustralya yerli toplumu Aborjinler geliverdi . Amerikalı yazar Malo Morgan’ın ‘’ Bir Çift Yürek ‘’ isimli gezi notlarını okumanızı öneriyorum . ) İdris Kulaçoğlu.

—-

Dukhaların bu konularda pek çok inancı da var. Dışarıdan bakıldığında belki de kimilerinin “ ilkel ya da geri ” olarak adlandırdığı bu insanların aslında birçok konuda bizden daha “ ileri ” olduklarını orada kaldığım süre içinde gözlemledim. Bizimle kıyaslanamayacak derecede ileri olan duyarlılıkları elbette yüzyıllardır çevreleriyle karşılıklı birbirlerine bağımlı yaşamalarıyla da ilgiliydi.

—-

Bugün Dukhalar eski geleneklerinin birçoğunu  sürdürürken, son yıllarda meydana gelen değişiklikler elbette büyük. Artık çocuklar okula gittikleri için kışları köyde kalıyorlar ve çocuğu olan ailelerin bazıları da kışın köyde kalıp sadece yazları Tayga’ya geliyor. Okulda eğitim dili Moğolca olduğu için çoğu aile çocuğuna Dukhaca yerine Moğolcayı öğretmeyi tercih ediyor / seçiyor ve bu da dilin yavaş yavaş kaybolmasına neden oluyor.

( Rusyanın Türk toplumunu birbirinden koparma  uygulaması . ) İ.Kulaçoğlu.

—-

Şu an Dukhalardan toplam sekiz kız büyük şehirlerde üniversiteye gidiyor. Çocukların okula gitmesi beraberinde para ihtiyacı / gereği doğuruyor elbette. Uzun yıllar boyunca Sovyet döneminde devletten destek gören Dukhalar, serbest pazar ekonomisine geçişle birlikte çok büyük sıkıntılar yaşamışlar.

Ama son zamanlarda yeni yeni ortaya çıkan ekolojik turizm sayesinde yeni bir gelir kaynakları olmuş. Geyik boynuzlarından yaptıkları süs eşyalarını gelen yabancılara satıyorlar ve bu sayede köyden un, şeker, tuz gibi ana gıda malzemelerini alıp, çocuklarını okula gönderebiliyorlar.

Bu değişimi nasıl değerlendirdiğimiz çok önemli. Artık dünyanın birçok yerinde insanlar dış dünya ile iletişim halinde ama bunun ne kadar neyi değiştirdiğini anlayabilmek o kadar kolay değil.

Üniversitede okuyan genç kızlardan birine fikrini / düşüncesini sormuştum, o da bana şu yanıtı vermişti:

—-

“ Bazen buraya gelen yabancılar bizim kot pantolon giymemize ya da güneş paneli ile elektrik kullanıp radyo ya da televizyonu biliyor olmamıza çok şaşırıyorlar. Onlar bizi hiçbir şeyden haberi olmadan dağda yaşayan insanlar olarak hayal ediyorlar sanırım ve hayal kırıklığına uğruyorlar.

Oysa anlayamadıkları şey şu ki, bizim ne giyiyor olmamız kafamızın içini değiştirmiyor.

Ve biz dış dünyadan haberdar olduğumuz halde gene de burada yaşamayı tercih ediyoruz / seçiyoruz.

Ben okulu bitirince hemşire olacağım ve gelip burada kendi halkıma hizmet edeceğim. Birçok insan başka seçenekleri ve dünyaları bildiği halde buraya geri dönüyorsa, bu bence daha da kıymetli / değerli bir şey…”

( Mustafa Kemal  : ‘’ Sizi kıvılcım olarak gönderiyorum ateş olarak geri döneceksiniz ! ‘’ ) İ.Kulaçoğlu.

—-

Tüm bunlar yanlarında kaldığımız süre içinde Dukhalardan öğrendiklerimizin sadece bir kısmıydı. Henüz buraya gelmeden önce köydeki yaşlı adamın söylediği cümleyi hatırlamıştım, demişti ki:

“Çevrende gördüğün her şeyin bir ruhu vardır, hem de her şeyin…” Şimdi Tayga’ dan ayrılırken onun ne demek istediğini gayet iyi biliyorum .

——————–

DUKHA Türkleri

( Kadir Tosun )

2. gezi notu

——————–

Safarinin ilk etabında Uuşgiin Övür Geyikli Taşları’na doğru yola çıktık.

Aslında ortada yol falan yok. Bizden önce gidenlerin tekerlek izlerini takip ediyoruz. Dere tepe düz gidiyoruz.

Yaklaşık 20 – 25 km sonra Geyikli Taşlara ulaştık.

Burada 50 kadar kurgan var. Moğollar bu kurganlardan 2 tanesini temizlemiş, etrafını çitle çevirmişler. Çevrili alanların içinde 6 tane geyikli taş bulunuyor.

Bu taşlar mermer veya granitten yontulmuş. Keski ile üzerine geyik figürleri işlenmiş. Bu taşların bir tanesi yaklaşık 2 – 2.5 metre boyundaydı. Tepesinde kulağı küpeli bir insan yüzü kabartması vardı. Diğer taşlar ise yaklaşık 1 metre boyundaydı. Bana göre burası binlerce yıllık büyük bir Hun mezarlığıdır. İnsan suratlı taş da büyük bir olasılıkla  Hun hükümdarlarından birisinin mezar taşıdır. Diğer taşlar ise Hun prenslerine ait anıt mezar taşları olabilir.

—-

Havsgöl  Moğolistan’ın kuzeybatısında, Rusya Federasyonu sınırında, Sayan Dağları eteklerinde bir göldür. Moğol kaynaklarına göre;

Havsgöl 136 km uzunluğunda, 36 km genişliğinde, 262 metre derinliğindeymiş. Moğolistan’daki tatlı su rezervlerinin %70’ini oluşturuyormuş.

Gölün etrafı sıra dağlarla çevriliymiş. Bu dağlar Sibirya çamlarından oluşan Tayga Ormanları ile kaplıymış.

Göl yüzeyi kış aylarında donarmış. Buz tabakası yeterli kalınlığa ulaştıktan sonra üstünden yüklü kamyonlar bile geçebilirmiş. Gölün suyu içilebilir nitelikteymiş. Gölün içinde bulunduğu saha topyekün milli parkmış. Bu bölge halk tarafından kutsal kabul edilirmiş. Park sınırları içerisinde dağ keçisi, kızıl geyik, misk geyiği, boz ayı, bozkurt, sığın ve samur gibi hayvan türleri yaşarmış.

—-

Hatgal ilçesi çıkışında Dukha Türklerini ziyaret ettik. Bütün arkadaşlar kayıp Türkler olarak bilinen Dukha Türklerini ve ren geyiklerini görmeyi çok istiyorlardı. Biz vardığımızda onlar da çadırlarını sökmüş, köylerine dönüyorlardı. Çadırları Moğol çadırlarına (gerlere) hiç benzemiyordu.

Sanki Kızıldereli çadırları gibiydi. Bizi görünce hemen durdular. Türk olduğumuzu söyleyince çok sevindiler. Ne yazık ki Dukha Türkleri Türkçe bilmiyorlardı. Türkçeden farklı bir dil konuşuyorlardı. Kendileri ile ancak rehberimiz aracılığıyla konuşabildik.

—-

‘’Biz de Türküz. Biz Tuva Türkleri’nin bir koluyuz.’’ dediler.

—-

Neyse yüklerini indirdiler. Sergilerini açtılar. Yarı kıymetli taşlardan ve ren geyiği boynuzlarından yaptıkları hediyelik eşyalarını çıkardılar. Kolyeleri, küpeleri, fincanları, bıçakları, kalemlikleri, bibloları, armaları satışa sundular. Osman Oktay Kayı Boyu armasını hemen kaptı. Arkadaşlar da bol bol alışveriş yaptılar. Ben de yeşim taşından bir kolye, ren geyiği boynuzundan 2 fincan, 2 çift küpe ve bir bıçak satın aldım.

Dukha Türkleri’nin grup lideri konumundaki Davaa ;

‘’Biz buradan yaklaşık 300 km ötede, Sayan Dağları eteklerinde yaşıyoruz. Yabani hayvan avlar, orman meyveleri toplarız. Geçimimizi şu gördüğünüz ren geyiklerinden sağlarız.

Bizim nüfusumuz 250 kişi kadardır. Elimizde halen 1800 civarında ren geyiği vardır. Ancak onların da nesli bozulmakta, verimleri de giderek düşmektedir. ‘’dedi.

—-

Biz de TİKA Program Koordinatörü Doç. Dr. Ekrem Kalan beyden öğrendiğimiz bilgileri kendisine aktardık.

( TİKA : Türk işbirliği ve kalkınma ajansı . ) İ.Kulaçoğlu.

TİKA Dukhaların geçim kaynağı olan ren geyiklerinin neslini korumak için Rusya’nın Yakutistan Cumhuriyeti’nden 20 tanesi anaç, 5 tanesi de teke olmak üzere toplam 25 damızlık ren geyiği getirtecekmiş.

Bu geyikleri Dukha Türklerine hediye olarak verecekmiş.

Davaa bu müjdeli habere çok sevindi. Kendisine bir adet Türk Bayrağı hediye ettik.

Bu bayrağı çadırına asacağını ve hiçbir zaman indirmeyeceğini söyledi. Daha sonra köydeki Dukha Türklerine dağıtılmak üzere Türkiye’den getirdiğimiz bir bavul dolusu giyecek eşyasını kendisine hediye ettik. Davaa bunları emanet olarak teslim aldığını, bir hafta sonra köyüne ulaştığında hepsini muhtaç / yoksul  ailelere dağıtacağını söyledi.

( Bilgi notu :

Cambridge Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Elisabetta Ragagnin’e göre ;

“ 2014 Ekim .  Dukhacayı 200-250 kişi kullanıyor. Genç Dukha Türkleri, artık Moğolcayı tercih ediyor / seçiyor”.

Ragagnin,Dukha Türklerinin tehlike altındaki dilinin kaybolmaması için  3 dilde masal kitabı hazırlıyor.)

————

Kaynakça

————

Yazı ve Fotoğraflar: Selcen Küçüküstel

Atlas Kasım 2012 / Sayı 236

http://gezginyuzlersitesi.com/gidilen/dukha-turkleri-kayip-turkler-kadir-tosun/

https://bpakman.wordpress.com/turk-dunyasi/gunumuz-turkleri-turk-devletleri/sibirya-turkleri/turk-halki-dukhalar/

————————————

Her satırında sanki bende gezideymişim / yanlarındaymış  gibi hissettim.

Türk tarihi ve kültürünün alt yapısının ne kadar sağlam ve özellikli olduğunu bir kez daha anladım .

Çocuklar !

İşte bizler böylesi bir milletin soyuyuz .

Kim ne derse desin geçmişimizle gurur duyun !

Tüm amacım sizlere Türk toplumunu tüm detayları ile anlatmak !

Tarihimizi , kültürümüzü anlatmada emeği geçen herkese teşekkürlerimi ve gönül borcumu sunuyorum .

İdris Kulaçoğlu . 27.2.2021 çalışma odam .14: 00