ALİ ŞİR NEVAİ

ALİ ŞİR NEVAİ

BÜYÜK TÜRK MİLLİYETÇİSİ 

( 9.2.1441 / 3.1.1501 )

———————————-

15. yüzyılda Maveraünnehir ve Horasan’da altın çağını yaşamış olan Çağatay edebiyatının en büyük şairidir.

Sadece Çağatay Türkçesi’nin değil, bütün Türk edebiyatının en büyük şairlerinden Ali Şir Nevai , Türkçeyi yüksek bir sanat dili halinde işlemeye çalışan, bu görüşü savunan ve Türk diline değer kazandıran üstün bir bilgin ve devlet adamıdır.

9.2.1441’de Herat’ta Uygur soylu bir ailenin çocuğu olarak doğdu.

Asıl adı Nizameddin’dir.

9.2.1441’de Herat’ta Uygur soylu bir ailenin çocuğu olarak doğdu.

Babası Kiçkine Bahşı / Bahadır adlı zengin bir Beydi.

Kiçkine Bahşı, Timuroğulları’ndan Ebu’l Kasım Babür’ün / Babür Şah’ın hizmetinde bulunmuştur.

Kiçkine Bahşı, devlet adamlığının yanı sıra şair ve bilgin bir kişidir.

Fakat ülkesinde çıkan karışıklıklar yüzünden, oğlu Ali Şir ile beraber yurdundan uzaklaşmış, Irak’a gitmiş ve Nevai’nin gençliğinin ilk yılları, bu yüzden, vatanından uzakta geçmiştir.

1452 ‘ de ,Horasan’da karışıklığın sona ermesiyle Kiçkine Bahadır tekrar Horasan’a döndü . Arada geçen sürede kendisi Babür’ün hizmetine girdiği gibi oğlunu da onun himayesine / korumasına  verdi.

Nevai, babasının ölümünden sonra, yine Ebu’l Kasım Babür tarafından himaye edilmiş / korunmuş ve iyi bir tahsil / eğitim görerek yetişmiştir.

Türk edebiyatının yetiştirdiği en önemli entelektüellerden / aydınlarından  biridir.

Hayatının en önemli kısmı çocukluk ve mektep arkadaşı Horasan Hükümdarı Hüseyin Baykara’nın  yanında geçmiştir.

( Bilgi notu : Hüseyin Baykara ( Haziran 1438 / 4.5.1506 ) Timur İmparatorluğu hükümdarı ve şair.)

Herat Sarayı’nda mühürdarlık görevinde bulunmuş, vezirlik ve emirlik ünvanları taşımıştır.

( Mühürdarlık : Devlet büyüklerinin mühürlerini taşımak ve gereken kâğıtları mühürlemekle yükümlü görevli. İ.Kulaçoğlu )

Onun görevde bulunduğu dönemde devlet, hem idari hem de ilmi bakımdan yükselmiştir. Herat şehri, bir bilim ve kültür merkezi olmuştur.

Nevai’nin birçok alanda yenilikler yaparak devleti ilerletmesi, siyasi rakiplerini rahatsız etmiş ve iftiralara uğramasına yol açmıştır. Bunlardan rahatsız olan Nevai, bir süre  emirlikten uzaklaşmıştır.

Nevai, Esterabad Emirliği vazifesiyle / görevi ile  Herat’tan adeta sürgün edilmiştir. Bunun üzerine, çoğunlukla kendi gayretleri sonucunda büyük bir bilim ve sanat merkezi olan Herat’a dönmüştür. Siyasetten uzak durmuş, sadece bilim ve sanatla uğraşmıştır.

Nevai, herhangi resmi  bir sıfatı olmadığı halde, Hüseyin Baykara’nın fikir / düşünce  danıştığı yüksek bir şahsiyet / kişilik olarak, eskisinden daha saygın bir konuma erişmiştir.

Nevai ’nin çok zengin ve ihtişamlı / görkemli bir hayatı olmuş, hükümdarı tarafından defalarca evinde ziyaret edilmek şerefine ulaşmış, başta kendi evi olmak üzere, bütün Herat’ı hareketli bir akademik muhit / semt haline getirmiştir.

Nevai  , ikinci bir hükümdar hayatı yaşamış, şairlerin kendisine kaside sunduğu, alimlerin kitap ithaf ettiği /armağan sunduğu , saygı ve takdir / beğeni dolu bir hayatı olmuştur.

( Kaside : On beş beyitten az olmayan, bütün beyitlerin ikinci dizeleri en baştaki beyit ile uyaklı olan ve çoğu kez büyükleri övmek için yazılan divan edebiyatı şiir türü. ) İ.Kulaçoğlu .

Sultan Hüseyin Baykara, başlarında oğullarının bulunduğu bir ayaklanmayı bastırmak için, ordusuyla birlikte Herat’tan ayrılırken Nevai’yi kendi yerine vekil bırakmıştır.

Nevai, işte bu seferden dönen hükümdarını karşılamaya gittiği gün, bir kalp krizi geçirmiş, Sultan Hüseyin Baykara O’nu kendi tahteravanıyla Herat’a getirmiş, fakat büyük şair bu hastalıktan kurtulamayarak 3. Ocak. 1501’de Herat’ta vefat etmiştir.

———

Ali Şir Nevai ’nin eserleri hem yazıldıkları dönemde , hem de daha sonra bütün Türk dünyasında zevkle okunmuş, pek çok ünlü Türk şairi onu örnek almış, ona övgü yazmıştır.

15. yüzyılda yaşamış büyük Osmanlı Şairi Ahmet Paşa, 16. yüzyılda yaşamış ve Azeri lehçesiyle yazmış ünlü Fuzuli , Ali Şir Nevai ’den etkilenmişlerdir.

Ali Şir Nevai’nin çok renkli, verimli ve hareketli geçen hayatı, Zeki Velidi Togan’ın İslam Ansiklopedisindeki maddesi ile Agah Sırrı Levend’in dört ciltlik Ali Şir Nevai eserinde (TDK, Ankara 1965-1968)ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

Edebi Kişiliği

—————

Hamse (Beş mesnevi) sahibi olan ilk sanatçıdır.

Şiirlerini Türkçe ve Farsça yazmıştır.

Nevai, düşüncelerini sadece teoride / düşüncede  ortaya koymamış, aynı bir zamanda bir uygulayıcı da olmuştur.

Şiir sanatıyla ön plana çıksa da mimariden, resme, musikiden çeşitli bilim dallarına kadar birçok alanla ilgilenmiş ve bu sanatla ilgilenenleri desteklemiştir.

Arapça ve Farsçayı ana dili gibi bilen Nevai, bu dillerin özellikleriyle Türk dilinin özelliklerini karşılaştırmış, böylece eserlerinin dilini daha da geliştirmiştir.

Türkçe kök ve eklerin Arap ve Fars kelimeleriyle de birleşerek meydana getirdikleri yeni cinaslar, Nevai’nin dilinde, Türkçeyi alabildiğine zenginleştiren bir zevk unsuru seviyesine varmıştı.

Büyük sanatçı, şiirde olduğu kadar, tarih, tetkik / inceleme , tenkit / eleştiri , biyografi / özgeçmiş   , hikaye ve bilhassa / özellikle  mesnevi sahalarında üstün başarı göstermiş, ölümsüz eserler bırakmıştı.

Nesir  lisanı / düz yazı dili de güzel, ince, şiirli ve ustalıklı olmakla beraber, onun asıl zaferi  Orta Asya Türk şiirini, bu coğrafyadaki bütün hayatının en üstün seviyesine ulaştırmaktı. 

Nevai,  hamse sahibi bir şair olarak birçok sanatçıya örnek olmuştur.

( Hamse :  Divan edebiyatında beş mesnevinin bir araya gelmesinden oluşan eser. İ.Kulaçoğlu )

Nevai’nin şiirleriyle Fuzuli’nin şiirleri arasında benzerlik kurulabilmektedir.  Nevai ’nin şiirlerinde de aşk acısı görülmekle beraber, Fuzuli kadar ezilmiş ve yalnızlığa boğulmuş görünmez.

Bu büyük şair, döneminde o kadar etkili oldu ki Türk milleti onun şiirlerinde kullanılan Türkçeyi asırlarca “ Nevai  dili ” adıyla andı, bu isimle yaşattı.

Şiirlerinde divan edebiyatının çeşitli söz ve anlam sanatlarına yer vermiştir. Fakat bu sanatları öyle ustalıkla kullanmıştır ki, okuyanlar, sanatkarın herhangi bir mecaz, tenasüp veya istiare yapmak için asla zaman sarf etmediğini / harcamadığını ve Nevai’nin böyle hünerli / nitelikli bir ifadeyi tabii / doğal söyleyiş haline koyduğunu haz / sevinç   duyarak anlamaktaydı.

Nevai, klasik divan şiirinin bütün vezinlerini, tüm şekillerini, türlerini ve hemen hemen tüm  konularını işlemiş, bir yandan da bu şiire kendi  eliyle ve sanatında klasikleşen yeni konular, şekiller ve sanat unsurlarını getirmiştir.

Nevai’nin divan şiirinde tam bir tekamül / gelişme seviyesine ulaştırdığı milli nazım / şiir şekilleri arasında ‘’ TUYUĞ ‘’   gibi zarif bir şekil, milli zevke uyarak ve bilerek kullandığı redifli ve cinaslı kafiyelerle aliterasyonlar vardır.

( Mecaz : Bir ilgi veya benzetme sonucu gerçek anlamından başka anlamda kullanılan söz.

Tenasüp : Birbirleriyle ilgili söz veya kavramların dizelerde toplanması sanatı.

İstiare : Bir şeyi anlatmak için ona benzetilen başka bir şeyin adını eğreti olarak kullanma, eğretileme .

Cinas : Çok anlamlı bir kelimeye, her defasında başka bir anlam yükleyerek birbirine yakın birkaç yerde kullanma .

Aliterasyon : Şiir ve nesirde uyum sağlamak için söz başlarında ve ortalarında aynı ünsüzün veya aynı hecelerin tekrarlanması. ) İ.Kulaçoğlu .

Kaşgarlı Mahmut’tan sonra Türk diline en büyük hizmet eden kişi olarak tanınan Ali Şir Nevai , Muhakemetü’l-Lügateyn  / iki dilin yargılaması adlı kitabında Türkçe ile Farsçayı karşılaştırarak pek çok yerde Türkçenin üstünlüğünü savunmuştur.

Ali Şir Nevai , bu kitabını Türkçe’yi bırakarak eserlerini Farsça verenlere ithafen / adlarına sunuş olarak yazmıştır.

Ali Şir Nevai , Türkçe yazdığı şiirlerinde ‘’ Nevai ‘’ , Farsça yazdığı şiirlerinde ise

‘’ Fani ‘’ mahlaslarını / takma isimlerini  kullanmıştır.

Anadolu dışında, Çağatay sahasında eser vermiş Divan şairidir.

Platonik ve romantik bir aşk anlayışı vardır.

Lirik ve canlı bir anlatıma sahiptir.

Şiirlerinde dini-tasavvufi temaları da olgun bir samimiyetle kullanır.

( Platonik : Gerçekte var olmayan, düşte / hayalde  kalan, hep öyle kalması istenilen (aşk, sevgi ve ilgi).

Romantik : Davranışlarında duygu ve coşkunun aşırı ölçüde etkisi bulunan.

Lirik : Çok etkili, coşkun, genellikle kişisel duyguları dile getiren edebiyat.

Tasavvuf :  Tanrı’nın niteliğini ve evrenin oluşumunu varlık birliği anlayışıyla açıklayan dini ve felsefi akım.

Tuyuğ : Mani biçiminde aruzla yazılmış manzume / şiirle anlatı.

şiir, şarkı, türkü.

Mani : Genellikle birinci, ikinci ve dördüncü dizeleri uyaklı olan, daha çok hecenin yedili ölçüsüyle söylenen halk şiiri.) İ.Kulaçoğlu .

Eserleri:

———-

Ali Şir Nevai ’nin dördü Türkçe, biri de Farsça olmak üzere beş ayrı divanı vardır. Türkçe divanlarının genel adı Hazainü’l Maani ’dir. / Mani hazineleri .

Türkçe divanlarını, Garaibü’s-Sıgar, Nevadirü’ş Şebab, Bedayiü’l-Vasat ve Fevaidü’l-Kiber adları altında yazmıştır.

(1.  Garaibü’s-Sıgar / Çocukluk  anlaşılmazları -gariplikleri: Çocukluğunda yazmış olduğu şiirlerden meydana gelmiştir.

2. Nevadirü’ş-Şebab / Gençlikte az olanlar : Gençliğinde yazdığı şiirleri  içermektedir.

3. Bedayiü’l-Vasat / Yeni ortamlar : Olgunluk devresine ait şiirleri bu devrede toplamıştır.

4. Fevaidü’l-Kiber / Yaşlılığın yararları :  Yaşlılığında söylemiş olduğu şiirleri kapsamaktadır. ) İ.Kulaçoğlu .

Beş mesnevisinden meydana gelen Hamse’si ile Türk edebiyatına ilk hamse yazan Ali Şir Nevai ’nin divanlarından hariç 18 ayrı eseri daha vardır.

Hamse (beş mesnevi) şu mesnevilerden oluşur:

Hayretü’l- Ebrar, Leyla vü Mecnun, Sedd-i İskenderi , Ferhad ü Şirin, Seb’a-yı Seyyare.

Muhakemetü’l-Lügateyn

( 2 dilin yargılaması )

Türkçenin Farsçadan üstün bir dil olduğunu göstermek amacıyla yazılmış bir eserdir.

Mizanü’l Evzan

(Vezinler – ölçüler terazisi )

Aruz ölçüsü ile ilgili inceleme eseri olan bu eser, yüzyıllarca medreselerde okunmuştur.

Mecalisü’n Nefais

( Değerli , beğenilen toplantılar – meclisler)

Türk Edebiyatı’nda ilk şuara tezkiresi olarak önemlidir.

( Şuara : Şairler

Tezkire : Divan şairlerinin hayatlarını ve şiirlerini genellikle öznel bir bakış açısıyla değerlendiren eser.) İ.Kulaçoğlu.

————————————

Anadilim üzerinde düşünmeye koyuldum.

Türkçe’nin derinliklerine dalınca gözlerime  onsekizbin alemden / evrenden  daha yüksek bir alem göründü. Bu alemin süsler, ziynetler / süs eşyaları içerisinde enginleşen göğü, Dokuz Gök’ten daha yüksekti.

Orada nice faziletler / erdemler, nice yücelikler hazinesine rastladım. Bu hazinenin incileri, yıldızların mücevherlerinden daha parlaktı.

Türk, Fars’tan daha keskin zekalı , daha anlayışlı, daha saf yaratılışlıdır.

Fars dili yüksek ve derin konuları anlatmada yetersizdir.

Çünkü Türkçe’nin oluşumumda ve konularında pek çok incelik, özgünlük vardır. İnce farklar, en uçucu kavramlar için bile kelimeler yaratılmıştır ki bilgili kimseler tarafından açıklanmazsa kolay anlaşılamaz.

Türk’ün bilgisiz ve zavallı gençleri güzel sanarak, Farsça şiirler söylemeye özendiklerinden ibretle  söz edip, aslında kendi özüne bakıp, Türkçe’nin sahip olduğu genişlikler, incelikler, derinlikler ve zenginliklerin farkında olmaları halinde Türk gençlerinin de Türkçe şiir söylemenin ve sanat göstermenin daha kolay, şiirlerinin daha beğenilir olacağını anlayacaklarını belirten Nevai ;

” Tanrı sana o kadar lütfetmiştir / bağışlamıştır  ki Türk kelimeleri, Türk dili dünyaya yayılmıştır,  bu dil ile halk şiirler meydana getirmiştir. Kesinlikle Tanrı senin gibi bir kişi yaratmamıştır.”

diyecek kadar TÜRK OLMANIN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ HAYKIRAN ve  BUNUN GURURUNU YAŞAYAN,

Farsçanın resmi dil olduğu, Fars edebiyatının zirvede olduğu dönemde, milli edebiyattan ve eserlerinde milli kültür öğelerini işlemekten hiçbir şekilde vazgeçmeyen, ömrünü bu uğurda harcayan,

Muhakemetül Lugateyn / 2 dilin yargılaması – karşılaştırılması adlı temel eserinde, Türkçe’nin üstünlüğünü anlatmayı kendisine milli bir görev olarak üstüne alan,

Sadece bilgisiz Türk gençlerine değil, tüm Türk coğrafyasına, tüm Türk dünyasına hitap ederek / söyleyerek tüm Türk dünyasını kucaklayarak, İsmail Gaspıralı’nın DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK ANLAYIŞININ temelini oluşturmuş,

TÜRKLÜK BİLİNCİ, TÜRKÇE SEVGİSİYLE YOĞRULMUŞ TÜRK MİLLİYETÇİSİdir.

Tarihçi, devlet adamı, sanatçı, edebiyatçı, şair Ali Şir NEVAİ’yi  saygı , gurur  ve gönül borcumla  anıyoruz.

Türk’e Hizmet Önceliğimizdir.

Murat Kalyoncu (Türkolog)

Türk Ruhu Hareketi

Araştırma Sorumlusu 3.1.2020

—————————-

Türk Diline Hizmetleri

—————————-

Türklerin, İslam medeniyetine girmesiyle birlikte dilleri istiklalinden mahrum

/ bağımsızlıktan yoksun olmaya başlamış, özellikle Arap ve Fars dilleri karşısında dönemin aydın zümreleri tarafından aşağılanmaya başlamıştır.

Bu durum karşısında şuurlu dilciler çıkarak toplumu uyandırmaya çalışmışlardır. Ali Şir Nevai’ de bu kişilerden biridir.

Nevayi , Türkçe neredeyse terk edilmeye doğru giderken kendisinin durumu nasıl  farkettiğini ve Türkçeyi adeta yok olmaktan kurtardığını da şöyle anlatıyor:

“Türkçe kelimelerin Farsçaya bunca üstünlüğü ve esasta bunca inceliği ve genişliği nazım / şiir yolunda herkesçe bilinmiyordu ve sır saklama evine inmişti. Kesinlikle terkedilmeye doğru yaklaşıyordu.

Ben perişanın ilk çocukluk dönemlerinde, ağız hokkasından teker teker inci ortaya çıkmaya başlar fakat o inciler henüz nazım ipliğine girmezdi.

Gönül deryasından nazım ipliğine çekilen cevherlerin yaradılış dalgıcının gayretiyle ağız sahiline gelmeye başlaması göründüğünde söylenilen kaide ile eda / anlam  buldu, eğilim Farsçaya doğru oldu.

Ama ne zaman şuur / bilinç  yaşına ayak basıldı, ne zaman Tanrı Taala yaradılışa gariplik tarafına yönelmeyi mahsus / özgü  kıldı, dikkat ve müşkülpesendliğe / zor beğenirliğe başlamayı huy haline getirdi, o zaman Türkçenin kelimelerini de dikkatle gözden geçirmeyi gerekli kıldı.

Öyle bir alem göz önüne geldi ki, on sekiz bin alemden fazla!

Orada süs göğü tabiata  malum / doğaya bilinir oldu , dokuz felekten fazla!

Orada sonsuzluk ve yükseklik hazinesi tesadüf etti / rasladı, incileri yıldız incilerinden daha parlak! Gül bahçesi karşısına çıktı, gülleri gök yıldızından daha nurlu / aydınlatıcı !

Kutlu yerinin çevresi yabancı ayağının basmasından korunmuş, şaşkınlık veren cinsleri başkalarının elinin değmesi tehlikesinden uzak ama mahzeninin yılanı hunhar /  kana susamış ve gülşeninin dikeni hadsiz / sınırsız hesapsız… Hayale şu geldi:

Sanki bu yılanların zehrinin keskinliğinden yaratıcıların akıllıları bu mahzenden nasiplerini / paylarını bulamadan geçmişlerdir. Ve gönle şöyle dolandı. Güya bu dikenlerin temasının zararından nazımlar gül el ile alamadan yollarına devam etmişlerdir. Çünkü bu yolda himmet /  iyilik – yardım son derece yüksek idi ve tabiat / doğaya  korkusuz ve kaygısız geçmeyi yapamadı ve temaşasına / seyrine  doymadı.

O alem sonsuzluğunda tabiat / doğa atlısı koşular düzenledi , o göğün havasında hayal kuşu yükseklere uçuşlar gösterdi. O hazine cevherlerinden gönül sarrafı baha / değer  biçilmeyen  değerli inciler aldı.

O gülşenin / gül bahçesinin çiçeklerinden gönül gülçini kokulu gül ve yaseminleri göğsüne taktı. Ne zaman bu ihsanlar/ iyilik – güzellik – bağışlamalar   ve bu zenginlikler ile kanaatkarlıklar müyesser oldu / yetinmeler ortaya çıktı , bunun neticelerinin / sonuçlarının gülleri zaman ehline sayısız derecede açılmaya başladı, başlarına ister istemez saçılmaya girişti.

Bu cümleden, küçük yaşta takririmden /  anlatmamdan geçiş, tahririmden / yazmamdan resmediş bulmuş olan Garaibü’s-Sıgar / Çocukluğun gariplikleri / şaşılası  durumları veya söz – davranış divaniyle mana gariplerini garip sözler elbise¬sine giydirmiş, halk gönlünü o garibistandakilerin / kimsesizlerin ateşi ile yandırmışımdır.

Yine gençlik döneminde beyanım kaleminden gösteriş meclisine ve süsleyiş bostanına girmiş olan Nevadirü’ş-Şebab  / gençlik duyguları  divaniyle bu nadirlerin temaşasından / az bulunanların seyrinden  gençlerin dünyasında kargaşa çıkarmış, ülke gençlerinin gönlünden rahatlarını almışımdır.

Orta yaşlılıkta hayalim kaleminin, onun süsüne nakkaşlık / süsleyicilik  ve zinetine ( ziynet ) / süs eşyasına  büyücülük etmiş olduğu Badayiü’l-Vasat / divanındaki eşi benzeri olmayan şeyler vasıtasıyla çılgın gönüllerin kapısını aşk taşı ile hakketmiş, o eve fitne / bozuculuk  ve afet / yıkım odunu yakmışımdır.

Hayatın son demlerinde / anlarında , tahayyülüm / hayalde canlandırmam  kaleminin, onu Çin madeninin kıskanılanı yapmak ve yüce cennet için bir gayret olarak ortaya koyduğu Favayidü’l-Kiber divanında  , büyüklere faydaların su gibi hayat veren tadını ulaştırmış, gelip geçici isteklerinin alevine nasihatler / öğütler kaynağından su vurmuşumdur.” (Özönder 1996: 214-215).

Bu açıdan baktığımızda Nevai, Türk Bilge Kağan ve Kaşgarlı Mahmut’tan sonra tarih içinde tanıdığımız en şuurlu TÜRK  MİLLİYETÇİSİDİR .

Milliyetçiliği  hamasi / abartılı anlatı  değil, dönemin koşullarında dil istiklalinin / bağımsızlığının gereklerini ortaya koyan bir yapıdadır.

Milliyetçilik anlayışı öncekilerden daha derin ve geniştir. Bu milliyetçiliğin amacı:

“ TÜRK  kültür ve edebiyat dili vasıtasıyla bütün TÜRKLÜĞÜ  BİRLEŞTİRMEK , tek bir  RUH  BAYRAĞI  altında TOPLAMAK ! ” diye özetlenebilir.

Bunu sağlamak için Türklerin tek bir dil ile konuşmasını, Türk’ün dile sahip olmak şuuru / bilinci  ile, birlik halinde tek ve büyük millet olmasını ister.

Türklük “ tabii / doğal  ” ve “ fiili / işlemsel ” olarak vardır ama Nevai, bunun

“  TOPLUMSAL BİR ÖZ  ” kazanmasını dilemektedir.

Nevai, kendi şiiriyle bu Türk dili birliğini kurduğuna inanır ve bununla öğünür. Nevayi ’nin Türkçülüğü ve Türkçe sevgisi hakkında ondan bazı alıntılar yapmak faydalı olacaktır.

Lisanü’t-Tayr ( Tuyur ) adlı eserinde Nevayi  şöyle diyor:

‘’ Türk nazmıda çü min tartıp alem

Eyledim ol memleketni yek-kalem…’’

Bu beyti bugünkü Türkçeye şöyle aktarabiliriz:

“ Ne zaman ki ben Türk şiirinde bayrak yükselttim, o zaman bütün memleketi yek / tek  – kalem eyledim, birleştirdim.”

Günümüz Türkçesiyle birlikte düzenli bir bütün olarak belirtmek  gerekirse, beytin başı ve devamı şu şekildedir:

“ Cihanda Türk edebiyatı bayrağını kaldırmak suretiyle Türkleri tek millet haline soktum.

Hiç ordum olmadığı halde Çin sınırına ve Tebriz’e kadar bütün Türk ve Türkmen illerini sırf divanımı göndermek suretiyle fethettim. Hatiften gelen bir ses bana:

‘’ Sen kılıçsız olarak ve yalnız kalemin ile Türk milletinin kalbini fethedeceksin. Onları  TEK BİR MİLLET  yapacaksın. Türk ülkesi sana aittir! dedi.”

Yukarıdaki beyitten sonra Fuat Köprülü’nün şu sözleri daha da anlam kazanmaktadır:

“ Tam bir şuurla ve planlı bir surette yaptığı işin büyüklüğünü çok iyi bilen Nevai’nin eserlerinde bundan duyduğu gururu gösteren ifadelere tesadüf olunur/ raslanır.

Kılıcı ile değil, fakat kalemi ile Türk ve hatta Türkmen ülkelerini fetheden bir sahib – kıran olduğunu söyler. Bununla da kalmayarak, bu ülkelerin Çin sınırlarından Tebriz’e kadar olan sahalara şamil olduğunu / kapsadığını tasrih etmek / belirtmek suretiyle, edebİ  Çağatay dilinin nüfuz / etki  bölgelerini de az çok vuzuh / açıklıkla   tesbit eder / saptar .” (Köprülü 1945: 301).

Elbette bunları söyleyen Nevai’nin sırf / yalnız bir Çağatay şairi değil, emel ve ülkü sahibi bir KÜLTÜR  MİLLİYETÇİSİ olduğu açıktır.

Bir mecazlar, cinaslar, kafiyeler ve fiiller lisanı olan Türkçenin ses ve mana inceliklerini, fiil / eylem zenginliklerini ve bunlarla sağlanacak ifade imkanlarını / olanaklarını çok iyi bildiği için Nevai, Türkçenin bilhassa / özellikle  Farsçadan üstün tarafları olduğunu başkalarına da anlatmak ve ispat etmek ihtiyacını duymuştur.

Çünkü Nevai’nin kendi anadilini müdafaası / savunması pek de kolay olmamış, devrin bazı şairleri bu ısrarlı Türkçeciliği eleştirmişler, lüzumsuz / gereksiz bulmuş hatta alaya almışlardır.

Nevai’nin Türkçecilik anlayışı, aşırı ve mutaassıp / körü körüne  bir öztürkçecilik değildi.

O edebi eserlerin ve bilhassa şiirin, doğrudan doğruya Farsça ile yazılmasına itiraz ediyordu / karşı çıkıyordu. Kendi şiirlerini de öztürkçe ile yazmıyor, çok tabii / doğal ve şuurlu bir dil anlayışı içinde, ortak İslam medeniyetinin Türkçeye lüzumlu kelimelerini, yukarıda belirttiğimiz gibi, Türkçenin kendi kelimeleri kadar yerinde ve tabii / doğal  kullanıyordu.

Ahmet Caferoğlu, N. İlminskiy‘nin “ Nevai, milli dil uğrundaki bilinen mücahitlerin / savaş – uğraş verenlerin en kudretlisi, belki de yeganesi / teki ” nitelemesini aktardıktan sonra kendisi de Nevayi ’yi “ TÜRKÇÜLÜK AŞIKI ” olarak niteler. (Caferoğlu 1984: 215, 219).

Kemal Eraslan, Nevayi’nin “ Türkçeyi yüksek bir sanat dili haline getirmek ve münevver / aydın Türk’ün ruhunu yükseltmek ” amacını  güttüğünü belirten Zeki V. Togan ‘ın görüşlerini iktibas ettikten / alıntı yaptıktan  sonra, Nevai’nin her eserinin “ onun geniş kültürünü, sanat dehasını ve milliyetçiliğini de açıkça ortaya koyduğunu ” belirtir.

Eraslan’a göre ;

 “ Yüksek bir milli  şuura ve sarsılmaz bir Türkçe sevgisine sahip olduğu hemen hemen bütün eserlerinde görülmektedir.”

Nevayi , “ Orta Asya edebiyatını milli ruh ve milİ  zevkle klasik bir seviyeye ulaştırmaya muvaffak olmuştur / başarmıştır.” (Eraslan 1986: 644).

Ali Şir Nevayi ’nin “ milli  şuur ” unu en iyi şekilde Muhakemetü’l-Lugateyn  / Sözlüklerin yargılaması  adlı eserinden takip edebiliriz.

Nevayi , Türk ve Acem dillerini tarafsız bir görüşle mukayese / karşılaştırma ve muhakeme / yargılama  ediyor,  Türkçenin üstün ve ağır basan taraflarını birer birer belirleyerek, bunları  Muhakemetü’l  Lügateyn adlı eseri ile ifadeye ve ispata çalışıyordu.

Nevai’nin, Orta Asya’da ürün veren Türk dilinin gelişmesine büyük katkısı olmuştur.

O Farsçanın resmi dil olduğu, aydınların Farsça yazmayı üstünlük olarak gördükleri bir dönemde, Türkçenin Farsçadan geri olmadığı hatta bazı yönlerden daha gelişkin olduğu görüşünü savunmuş ve bu görüşünü yazdığı eserlerle ispatlamıştır.

( Kaşgarlı Mahmud’un  1072-1074 yılları arasında yazdığı  Divanı Lugatit  Türk de yaptığı gibi .) İ.Kulaçoğlu.

Bu tutumu ile dönemin genç şairlerini de Türkçe yazmaya teşvik etmiş / isteklendirmiş  Türkçenin edebi dil olarak kullanımına özendirmiştir.

Bu durum da dikkate alındığı zaman onun Türk kültür ve edebiyatındaki yeri de ayrı bir önem kazanmaktadır.

Nevai  hayattayken, ünü ve eserleri Türk ülkelerine yayılmış bir sanatçıdır. Eserleri, yaşadığı dönem toplumunun sosyal ve kültürel yapısına önemli ölçüde ışık tuttuğu gibi, derin bilgisinin, sanatçı dehasının ve milli  şuurunun gücünü yansıtır.

Çağatayca yazmış olan bütün şairleri Nevai’nin sanatı ve şöhreti, geride bırakmış ve Nevai ’den sonra Çağatayca, “ NEVAİ  DİLİ  ” olarak anılmıştır.

Ayrıca, sanatçının gerek kendisinden sonra yaşamış olan Çağatay, gerekse Azeri ve Osmanlı sanatçıları üzerindeki etkisi yüzyıllarca sürmüştür.

Öyle ki kendisine nazire / karşılık – benzetilerek  yazan şairler olduğu gibi, ayrıca onun eserlerini okuyup anlamak için Çağatayca-Türkçe, Çağatayca-Farsça sözlükler de yazılmıştır.

Nevai üzerinde yapılan çok sayıdaki araştırma ve inceleme çalışmalarının en önemlisi, yaşamı içinde  bahsetiğimiz üzere  A. Sırrı Levend tarafından sanatçının hayatının, edebi kişiliğinin ve eserlerinin tanıtıldığı TDK yayınlarından çıkan 4 ciltlik çalışmadır.

———————————-

Muhakemetü’l-Lugateyn

( 2 dilin  yargılaması )      

———————————-

Türkçe ile Farsçanın karşılaştırılması hususunda yazılmış olan bu kitapta Nevai, Türkçenin neden ve hangi bakımlardan Farsçadan üstün olduğunu, vermiş olduğu bilgiler ve deliller doğrultusunda ortaya koymaya çalışmıştır.

100 kadar Türkçe fiil / eylem sayarak, bu yüz kelimenin hiçbirinin Farsçada bulunmadığını ve Farsçanın bazı Türkçe kelimelerin lezzetinden mahrum / yoksun  olduğunu söyler.

Böyle bir durumun, mesela, Türkçede kullanılan “süzer”, “emer”, “içmek”, “yudum yudum içmek” gibi fiillerin Farsça karşılıklarının bulunmamasından kaynaklandığını belirtir.

Arapçada ve Türkçede bulunup, Farsçada bulunmayan bazı gramer / dilbilgisi  inceliklerine de değinen Nevai, Türkçenin daha birçok zenginliğini de vermiş olduğu karşılaştırmalı örnekler doğrultusunda ortaya koyarak açıklamaklarda bulunur.

Bu anlamda bir milletin öz dili varken, öz diliyle  şiir söylemesi gerektiğini vurgular.

Bilinçli bir Tükçeci olan Nevai her durumda öz benliğin korunması gerektiği hususu üzerinde ayrıntılı bir biçimde durur.

Nevai, Türk şairlerinin dillerindeki zenginliğin farkında olmadıklarını söyler ve bunun yanı sıra Türkçe ile şiir yazmanın hiç de kolay bir iş olmadığını vurgular.

Söylediklerinden dolayı kendisini eleştirenlere ise Nevai, şu bilinçli cevabı vermiştir:

‘’ Zannedilmesin ki benim Türkçeyi övüşüm Türk olduğumdan ve tabiatımın Türkçe sözlere alışmasından ve Farsça bilmeyişimdendir.

Aslında Farsçayı öğrenmek için hiç kimse benim kadar gayret sarf etmemiş ve bu dilin doğrusunu yanlışını benim kadar iyi öğrenmemiştir.”

Nevai , eserin sonunda şöyle der:

“ Türk şairleri benim bu gizli hakikati ortaya koymaktaki gayretimi öğrenirlerse umarım ki beni hayır dua ile anacak ve ruhumu şad edeceklerdir.”

Görüldüğü üzere Nevai ’nin Tükçeciliği bir milliyetçilikten öte, diline olan sevgisi ve bağlılığı, bilinçli bir dil emekçiliği ile izah olunabilir / açıklanabilir.

———-

Kaynak

———-

Ali Şîr Nevâî, Münşeât, Bakü 1926, s. 41-42.

A. Belin, “Notice biographique et litteraire sur Mir-Ali-Chir Névaīi”, JA, XVII (1861), s. 175-256, 281-357.

Köprülü, İlk Mutasavvıflar, s. 187-192.

a.mlf., “Ali Şir Nevaî ve Tesirleri”, Araştırmalar, s. 257-266.

a.mlf., “Bir Yıl Dönümü”, Ülkü, nr. 96, Ankara 1941, s. 481-482.

a.mlf., “Çağatay Edebiyatı”, İA, III, 297-306.

Rıza Nour, “Ali-Chir-Névai”, Revue de Turcologie, nr. 5, Alexandrie 1935, s. 5-58.

Barthold, “Mir-Ali Şîr ve Siyasî Hayatı” (trc. Ahmed Caferoğlu), Ülkü, nr. 56, Ankara 1937, s. 160-167; nr. 58, s. 356-365; nr. 59, s. 517-528; nr. 61, 1938, s. 43-50; nr. 62, 145-156.

a.mlf., Four Studies on the History of Central Asia III: Mīr ʿAlī Shīr. A History of the Turkmen People (trc. V. Minorsky – T. Minorsky), Leiden 1962.

Semenov, “Mir-Ali-Şir Hakkında Farsça Bir Hikâye” (trc. Abdülkadir İnan), Ülkü, nr. 96, Ankara 1941, s. 483-492.

Ali Nihat Tarlan, Ali Şîr Nevâî, İstanbul 1942.

İsmail Hikmet Ertaylan, Risâle-i Hüseyin Baykara, İstanbul 1945.

a.mlf., “Amasya’da Bayezit Kütüphanesinde Bulunan Divan-ı Mir Ali Şir Nevaî”, TDED, nr. 1 (1946), s. 39-47.

A. Zeki Velidi Togan, “Ali Şîr”, İA, I, 349-357.

Abdülbâki Gölpınarlı, “Ali Şir Nevâî”, AA, III (1946-47), s. 1064-1065.

E. E. Bertels, “Ali Şir Nevaî, Leyli ve Mecnun” (trc. Mirza Bala), TM, IX (1951), s. 47-64.

a.mlf., “Ali Şir Nevaî’nin Ferhad ü Şîrîn’i” (trc. Râsime Uygun), TDAY Belleten 1957, s. 115-130.

Borovkov, “Özbek Yazı Dilinin Kurucusu Ali Şir Nevaî” (trc. R. Uygun), a.e. (1954), s. 59-96.

L. Volin, “Leningrad Kitaplıklarındaki Nevaî Yazmaları Hakkında” (trc. R. Uygun), a.e.(1955), s. 99-141.

Ahmed Ateş, “Ali Şir Nevaî’nin Arapça Sözlüğü Hakkında”, a.e. (1957), s. 183-188.

Agâh Sırrı Levend, “Nevaî’ye Atfedilen Bir Eser: Muammeyât-ı Esmâ-i Hüsnâ”, a.e.(1957), s. 179-182.

a.mlf., “Nevâî’nin Eserleri”, a.e. (1957), s. 189-193.

a.mlf., Türkiye Kitaplıklarında Nevaî Yazmaları”, a.e. (1958), s. 127-209.

a.mlf., “Nevaî Adına Basılmış Bir Eser: Nazm-ı Akaid”, Jean Deny Armağanı, Ankara 1958, s. 163-169.

a.mlf., Ali Şir Nevaî, Ankara 1965-68, I-IV.

J. Eckmann, “Ali Şir Nevaî”, Bilgi Dergisi, nr. 119, İstanbul 1957, s. 4-5.

a.mlf., “Die Tschagataische Literatur”, Ph.TF, II, 364-402.

Ali Şir Nevâyî: Hayatı ve Eserleri (nşr. Doğu Türkistan Göçmenler Derneği), İstanbul 1962.

Ahmed Caferoğlu, Türk Dili Tarihi, İstanbul 1964, II, 226-235; İstanbul 1974 (2. bs.), II, 195-211.

Abdülkadir İnan, “Ali Şir Nevaî ve Folklor”, TFA, nr. 182 (1964), s. 3510-3511.

Mehmed Ya‘kub Vâhidî Cûzcânî, Emîr Ali Şîr Nevâyî: Fânî, Kâbil 1967.

Osman F. Sertkaya, “Osmanlı Şairlerinin Çağatayca Şiirleri”, TDED, XVIII, 1970, s. 133-138; XIX, 1971, s. 171-184; XX, 1972, s. 157-184; XXII, 1977, s. 169-189.

Banarlı, RTET, I, 423-434.

Mehmed Çavuşoğlu, “Kanunî Devrinin Sonuna Kadar Anadolu’da Nevâyî Tesiri Üzerine Notlar”, Atsız Armağanı, İstanbul 1976, s. 75-90.

Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1989 yılında İstanbul’da basılan

2. cildinde,449-453 numaralı sayfalarda yer almıştır.

——–

Ali Şir Nevai , Türk insanı ve çocuklarına özenle tanıtılmalıdır.

Büyük bir gurur ve gönül borcumla yazıyı düzenledim.

Bilgi notları ekledim .

Kendim ve milletimiz adına teşekkürlerimi sunuyor , Güzel Rab’bimden Rahmetler diliyorum .

İdris Kulaçoğlu . 13.2.2021. çalışma odam 05: 40 .