AN LU SHAN Uygur destanları

AN  LU – SHAN DESTANI

( Uygur )

———————————

An Lu-shan, 8. asırda Uygur Kağanlığı zamanında karşılaştığımız bir Türk beyidir.

An Lu- shan ; Batır/ Urungu  / savaşçı anlamlarındadır.

Onun kimliği konusunda bugüne kadar değişik görüşler ortaya atılmıştır. Bununla birlikte bugünkü Çin’in Ying-chou eyaletinde, 703 senesinde bir Türk prensi baba ile Sogdlu bir anneden doğduğunu söyleyenler de vardır.

Çin kaynaklarına göre, annesi Arslanlar / A-shih-te soyundan gelen bir kamdı ve babası öldüğünde bir müddet Kök Türk topraklarında kaldılar.

Dolayısıyla yabancı bir halktan gelme ihtimali / olasılığı yoktur. 

An Lu-shan’ın Atalarının Kapgan Kağan’ın 7. yüzyılın sonlarına doğru yaptığı seferlerde devletin merkezine yerleştirildiğini, fakat 716’da da Kök Türk Kağanlığı’ndaki iktidar / yönetim  değişikliği sırasında yaşanan olaylar ve isyanlar yüzünden Çin’e kaçtıkları belirtilir.

Belgelerden anlaşıldığı kadarıyla An Lu-shan’ın ailesi kamlık sanatıyla uğraşıyordu.

Son derece zeki olan bu Türk liderinin, 742 senesinde Çin imparatoruyla tanışması onun önünü açtı ve imparatorun güvenini kazanarak, Çin’de iyi bir mevki / yer edindi.

Kendine ait bir idari bölgeye de sahip olan An Lu-shan, imparatorun sarayına istediği zaman girip çıkıyor, kraliçe ve prenseslerle çok yakın ilişkilerde bulunabiliyordu.

Hatta imparatoriçenin ona aşık olduğu yolunda dedikodular da çıkmıştı.

An Lu-shan’ı çekemeyen Çinli vezirler ve komutanlar ileride başlarına bela olacağını işaret ettilerse de, bunun pek işe yaramadığını görmekteyiz.

Herhalde, Çin hükümetiyle vakti geldiğinde münasebetlerini / ilişkilerini koparmayı planlayan An Lu-shan birtakım hazırlıklarda bulunuyordu.

Arasında yabancıların da yer aldığı, ama temelini Türklerin oluşturduğu ve Çin başkentine çok yakın bir mevkide / yerde , sayısı 150 bine varan kuvvetli bir ordu topladı.

755’te, o dönemdeki Çin baş vezirini sevmediğini ileri sürerek isyan bayrağını açtı. 

Çinliler belki onu hafife aldılar ve taktiksel bir hata olarak, bu ayaklanmaya karşılık, An Lu-shan’ın çocuklarından birini öldürdüler.

Fakat iki büyük Çin ordusu An Lu-shan’ın adamları tarafından yenildi.

Çin imparatoru yerini oğluna bırakarak, kaçmak zorunda kaldı. Yine tarihi vesikaların haberlerine göre; imparatorla beraber firar eden / kaçan  askerler başlarına gelen bütün bu felaketlerin / yıkımların sorumlusu olarak gördükleri imparatoriçeyi yolda boğarak öldürdüler.

Türkler karşısındaki bu büyük hezimet üzerine Çinliler, başka bir Türk idaresinden, Ötüken Uygur Kağanlığından yardım talebinde / isteğinde bulundular.

Uygur hakanı bu isteğe olumlu cevap verdi.

Kuzeyden gelen dinamik ordu ve mukaddes / kutsal Kağana karşı, An Lu-shan’ın yanındakilerin bir bölümü savaşmak istemeyince, Çin’deki Türkler de ona cephe almaya başladı. Bu sırada Çin’e giden ordunun önünde Uygur Kağanı bulunuyordu ve o ilk önce An Lu-shan’ın en güvendiği müttefiki / anlaşmalısı – bağlaşığı olan Tongra Türklerini sindirdi.

Daha sonra bu mükemmel / eksiksiz askeri kıtanın komutanlığınıBörü Kun / Moyun Çor  Kağan’ın oğlu Ulug Bilge Yabgu üstlendi.

Türk- Uygur ordusu Çin ülkesine büyük bir ihtişamla / görkemle girmişti. Onları karşılayan Çinli yetkililer kurt başlı sancağın önünde eğilip, onu selamlıyorlar ve öpüyorlardı.

Çin tarihinde bir dönüm noktası olan An Lu-shan maalesef kuzeyden gelen bu akrabalarına karşı başarısız olup, bozgunlar peşi sıra gelince, nihayet / sonunda  kendi adamları tarafından öldürüldü.

Söylendiğine göre, 60-70 bin civarında insanın öldüğü An Lu-shan hareketini, vefatından/ ölümünden  sonra oğulları ve komutanları devam ettirmeye çalıştılar.

An Lu-shan’ın ölümü hususunda çeşitli rivayetler / söylentiler vardır.

Bunlardan bir tanesi, hastalanarak kör olması yüzünden, danışmanları tarafından öldürüldüğü şeklindedir. İşte buna binaen bazı ilim adamları An Lu-shan ile tarihteki Köroğlu’nu birleştirmektedirler.

Bu ne dereceye kadar doğrudur, bilemeyiz; ama bir hakikat söz konusu ki,Köroglu Destanı sadece Türkiye topraklarında yaşayan bir halk hikayesi değildir.

Ona ait izlere Azerbaycan ve Türkistan gibi diğer Türk coğrafyalarında da rastlıyoruz. Bu yüzden Köroğlu Destanı’nı da umumen Türk dünyasına mal etmek yerinde olur.

Başka bir mevzu da / konuda ,  An Lu-shan ayaklanmasından bütün Orta Asya Türklüğünün etkilenmiş olmasıdır.

O, çalkantılı yıllarda Çinliler bu hadiseler / olaylar  için şarkılar yazmıştır. Yani, Asya’daki pek çok kavim / toplum  şöyle veya böyle, bu toplumsal harekete katıldılar.

Hatta An Lu-shan olaylarının doğrudan veya dolaylı Çinlilerden daha çok Türklere tesiri olduğunu da söyleyebiliriz.

Örnek olarak ; 

Bu isyanı bastırmak için Çin’e gittiği esnada, Bögü Kagan’ın orada tanıştığı Mani rahiplerini ülkesine getirerek, Maniheizmi resmen devlet dini olarak seçmesi önemlidir.

Bunun yanı sıra bazı Uygurların Çin’e yerleşerek ticaret hayatına  meyletmeleri / yönelmeleri , insanların yerleşik hayatın nimetlerine / olumlu olanaklarına  ve zaaflarına /  olumsuzluklarına – yetersizliklerine  kapılmaları, tembelliğin hastalık şeklini alması, toplumun bel kemiğini oluşturan kadınların, Çinli hanımlara özenmeleri, hırsızlık, dolandırıcılık ve rüşvet gibi kötü alışkanlıklar, Türk sosyal hayatında bir çöküşe sebep oldu.

—————————-

AN LU-SHAN’IN

DOĞUMU  HİKAYESİ

—————————-

Büyük Arslanlar  / A-shih-te  ailesinin kadın kamlarından birisi sürekli savaşçı bir oğlan sahibi olmak için Tanrı’ya yakarıyordu.

Dilekleri Tanrı katında kabul oldu ve bundan kısa bir süre sonra hamile kaldı. Nihayet / sonunda  doğum günü geldiğinde, beklenmedik bir anda çadırın tepesinden giren bir ışık her tarafı aydınlattı.

Bu sırada kurt, kuş, bütün yabani hayvanlar uludu.

Sanki onun doğumunu hep birlikte kutluyorlardı.

Obada bulunan kamlar bunu gökteki birtakım olaylara yordular ve şans getireceğini söylediler.

Onların yaşadığı yer Çin imparatorluğunun kontrolü altındaydı.

Çinli görevliler bu hadiseyi / doğum olayını duyduklarında hemen oraya vardılar. Tanrı’nın gönderdiğine inanılan bu çocuğun ortadan kaldırılması lazımdı / gerekiyordu. Çadırı kuşatarak içindekileri öldürmek istediler.

Ama anne ve çocuk durumdan haberdar olunca oradan kaçtılar ve saklanarak, ölümden kurtuldular.

An Lu-shan’ın annesi de Tanrı tarafından esirgendiklerine inanıyordu.

Onu Tanrı’nın bir lütfu / iyilik – güzellik – bağışı olarak gören kadın çocuğunaBatır/ Urungu  / savaşçı anlamına gelen Ya-lo-shan  adını verdi.

An Lu-shan’ın doğumu hikayesinde ki bazı motifler, diğer Türk destanlarında da karşımıza çıkan ana temalardır.

Bunlardan birisi, yukarıda da gördüğümüz üzere, aşırı derecede bir erkek çocuğa sahip olma hayalidir. Bunun da sebebi, ailenin ve soyun devamı için evlat / çocuk şarttır. İşte o zaman aile anlamlı bir bütün haline gelir. Ailenin esas gayelerinden / amaçlarından  birisi de nesli çoğaltmadır.

Bir diğer unsur ise, ışıktır.

Destanların büyük kahramanları olan  kadınlık ve kutsal Türk çocuklarına annelik yapan hanımlar, çoğu kere ilahi bir ışıktan doğarlar.

Oğuz Kağan Destanı’nın baş kahramanı Oğuz dünyaya geldiği zaman onun yüzü gök, yani aydınlık idi.

Oğuz’un Kün, Ay, Yılduz adlı büyük oğullarını doğuran ilk karısı, karanlık bastığı zaman gökten inen bir ışıktan  ortaya çıkmıştı.

4. asrın başlarında Çin’in kuzeyinde, Ordos’taki Chao bölgesinde oluşan Hun Hanedanlığının kurucusu Şad İlli  / She-le  doğduğunda, annesinin etrafında ışıklar parlamıştı.

Ayrıca Uygur destanlarında, Uygurlara baş seçilen Bögü / Bugu Han, diğer dört kardeşiyle beraber Togla ve Selenge ırmakları arasında bir ağaç üzerine düşen semavi / göksel bir ışıktan yaratılmıştır.

İslamiyetten sonraki destanlarda da ısrarla sürecek bu kutlu ışık, Türk inanışına ve düşüncesine; var olmanın temel unsurlarından güneşin ve ışığın yansımasından  başka bir şey değildir.

Eski Türk dininin cennete gitmeyi ifade eden “ uçmak ” hadisesi / olayı  ve

“ sonsuzluk ” da bir ışık alemidir.

Uygur Kağanlığı zamanında kabul olunan Maniheizmin de temel Tanrısı iyilik, yani ışık Tanrısıdır. Çünkü Bögü Han’ın rüyalarına giren kız bir nur gibidir.

Bütün bu ışık motifleri bize eski Türk inanış ve düşüncesinde ışığın önemli bir unsur olduğunu göstermektedir.

Türklerin Müslümanlığı seçtikten sonra İslam nuruna neden bu kadar sarıldıkları bunu ortaya koymaktadır.

Onlar, İslam’ın aydınlığını karanlıkta kalmış ülkelere yaymak için yüzlerce yıl canını vermişlerdir. İslam’dan önce de  Türk adaletinin ışığı ve temizliğinden başka bir şey olmasa gerek.

Destanların teşekkül / oluşum ve kayda geçiş yerleri neresi olursa olsun, bunların muhtevasında / içeriğinde aynı düşünüş ve anlayışa rastlanılması, bu insanların hepsinin ortak bir kültüre sahip bulunduklarının bir göstergesidir.

Kaynak:

Saadettin Gömeç, Türk Tarihinde  An Lu Shan ve  Destanı, Tarih Peşinde Dergisi, Sayı 5, 2011, s. 191-196.