ABDULLAH TOKAY / TUKAY

ABDULLAH TOKAY / TUKAY  

YAŞAMI ve ŞİİRLERİ             

( 26.4.1886 / 15.4.1913 )

Tatar halk şairi, yazar ve yayımcı.

Tatar edebiyatı ve dilinin babasıdır.
—–
Mehmet Arif oğlu Abdullah Tukay (Tatarca dilinde: Möxämmätğärif ulı Ğabdulla Tuqay) veya bilenen adıyla Abdullah Tukay (Tatarca: Ğabdulla Tuqay) .

26 .Nisan .1886 ‘da Kazan bölgesi Quşlawıç adlı kentinde doğmuştur. Çocukluğunu Sasna, Üçili kentinde geçirdi,

ilk öğretimini Kırlay medresesinde aldı.

1895 de , Kazakistan’ın  Uralsk adlı kentinde akrabalarının yanında Tatar aile terbiyesi  ve  Tatar halk edebiyatını incelikleriyle yetişti. Arapça, Farsça, Rusça, Başkurtça, Türkçe gibi dilleri öğrendi.
Mutiullah ‘ tan  Şark felsefesi / doğu düşünce sistemi  ile aruz teorisini ,

Türk  yenilikçisi  göçmen Abdülveli , onu Türkçe ve Fransız edebiyatları ile tanıştırdı.

—-

Tukay daha sonra Abdülveli için dünyayı tanımak için gözümü açan kişi demiştir.

—-

 Tukay medresede okurken şiirler yazmaya başladı.

1905 yılının başında Sosyal Demokratlar organı olan Uralets gazetesine mürettip / dizgici  olarak girdi.

Şehirde cereyan eden ihtilal devrim – köklü değişim hareketlerine de katıldı. Kamil  Muti ‘nin çıkardığı FİKİR / DÜŞÜNCE  EL  ASRÜ CEDİT  gazetelerinde, Uklar jurnalında /  günlüğünde  etkin  olarak çalıştı. Bu organların hem mürettibi / dizgicisi , hem musahhihi / düzelticisi , hem yazarlarından birisi, hem de redaktörü / yazıları yayına hazırlayanı idi.

CAYIK ‘ta Tukay’ın şairliği ve yazarlığı gelişti, ünü  bütün Rusya’ya yayıldı. Tukay 1907 yılının güzünde / sonbaharında  Kazan’a döndü. O zamanki edebi medeni çevrenin  merkezinde olgunlaştı.
15. Nisan. 1913 tarihinde tüberküloz / verem hastalığından 26 yaşındayken ölmüştür.

—–

İstanbul’un fethinden 99 yıl sonra “kanlı rövanş”, Ruslara 500 yıl hükmeden bir halk, Kazan Tatarları ve Tatarları yeniden millet yapan şair, Abdullah Tukay, hepsi Zaman Yolcusu Türklerin İzinde’nin yeni bölümünde tanıtıldı.

Rus Çarı Korkunç İvan, Tatarların Han kenti Kazan’a giriyor, Osmanlı’ya buradan mesaj gönderiyor! Avrasya’nın kilidi Kazan’ın kapısı açılınca tüm Orta Asya ve Sibirya düşüyor. “Zaman Yolcusu” gözyaşının sel dolup taştığı Tatarların başkenti Kazan’da.

Zaman Yolcusu altıncı bölümde Tatarların başkenti Kazan’da karşımıza çıkıyor. Tatarların Ruslarla 1000 yıla yayılan sıkıntılı komşuluğunu önce savaşlar,

sonra “ beraber yaşama ülküsü ” üzerinden anlatan Yolcu, Kazan Kremlini’nde unutulmuş öykülerin kahramanları ile buluşuyor.

Bunlardan en önemlisi son Kazan Hanı olarak anılan Süyümbike Hatun.

Kazan Kremlini / Kale İçi  bölgesini gezen ve buradaki müzelerde yer alan eser ve objeleri tanıtan “ Zaman Yolcusu ”, yine az bilinen gerçek bir tarihi ekrana taşıyor.

Bir halka millet olma bilinci aşılayan, Türk dilinin en büyük şairlerinden Abdullah Tukay. Tatarların milli şairi ve milli kahramanı olan Tukay henüz 27 yaşındayken hayata veda etmişti.

Kısa yaşamına karşın Tatarları Rusya’ya karşı yeniden ayağa kaldıran, özgürlük ve hak  uğraşına  yol açan – önderlik eden  Tukay’ın Türkiye’de az bilinen öyküsü de bu yayında anlatılır.

——————–

ANA DİLİM şiiri

——————–

Ey ana dilim, ey güzel dil, anamın, babamın dili!
Senin sayendedir, dünyada öğrendiğim her şey
Bu dil ile evvela , annem ninni söylemiş,( Evvela : Önce )
Sonraları, geceler boyu ninem masal anlatmış.
Ey anadilim ! Her zaman yardımınla senin,
Küçüklükten beri hissederim sevincimi, kederimi.
Ey anadilim! Seninleydi ettiğim ilk duam:
Affet demiştim, beni, annemi ve babamı Tanrı’m.

Abdullah Tukay

———————-

TATAR  GENÇLERİ

———————-

Dikkate değerdir bugünkü Tatar gençleri.
Anlamak, bilmek, ilerlemek, marifetle, hikmetle,
Dönmekte ve aydınlanmakta her zaman kafaları.
Bu halin sevincini, ben öteden beri bilirim.


Bize sadece onlar gerek, onlar, denizaltı dalgıçları.
Gökteki sevimsiz bulutlar çekilir, yağmur yağar,
Yağar yere, rahmet gibi, gençlerin iyi niyetleri.
Çağlayıp akan sularla dolar dağların zirveleri, etekleri.


Gök gibi gürler havada, hür yaşama davaları,
Parlar, iyi fikirlerin hançeri, elmasları.
Gitmesin kırın millet, takarak kaşsız yüzük,
Biziz, onun övünülecek, gerçek pırlantı kaşları!

( Marifet : ustalık .

Hikmet : öğretici söz .Bilgelik.)

Abdullah Tukay

——————

ACİZLİK  ANIM

——————-

(Günlüğümden)

Bulunca bir mevzu, yazarken şaşırırım; ( mevzu : konu )
“Neresinden, derim, ben bunu işleyeyim?
O kilit gibidir benim için, yok anahtarım,
Büyük bir settir, yok çıkmağa merdivenim.


O kayıktır, yok yanımda küreğim,
Böylece içimde kalır pek çok hislerim.
Ya da fikrimi etmektedir tenkit, /  düşüncemi  etmektedir eleştiri ,
Etmesem bile ben ona iltifat. / beğeni


Düşünürsün bir şeyi, sana doğru gelir gibi,
Şüphe düşer içine, dersin, yok o da doğru değil.
Bana nasip / pay olmadı hala, hakikate olmak vasıl,/ ulaşmak – kavuşmak
Bilmem neden, ayrılmadı sağ ile sol.


Ey Tanrı ‘m, nasıl kurtulacağım şüpheden? / kuşkudan
Kurumaz neden, şüphe teri bu alından?
Tanrı ‘m, bu karanlık ne zaman sona erecek,
Ne zaman yol alacağım, göğsüm ile yararak?

Abdullah Tukay

——-

…GE

——-

Şairim, kutsiyetin olsun gönlünde senin sır; / kutsallık
Şair olduğunu kimseye söyleme dostum, sakla.
Anlamasınlar, nereden kaynaklandığını kudretinin,/ gücünün
Latif varlıklar gibi gösterme sen, gerçek suretini. / yumuşak


Her zaman, her yerde başka kılıklara bürün:
Verme kimseye sır, onlarla sohbet ederken;
Gül, kederli yüzle çıkma onların karşısına.
Kenara çekil, söz açılırsa şairler babında; / konusunda


Sadece şair arkadaşın bassın ayağını, mihrabına./ sunağına
Dalma bu hayata, bu başka dünya, başka hayat;
Dünyanın boş işleri, şaire uzak, şaire yad.
Kim olursan ol, orasına hiçbir sözüm yok,


Yalnız şudur sana tavsiyem:
Kaç kendi kendin olmaktan.
Bil, yaraşmaz bu küçük maişet, bu duruş,( maişet : ömür – yaşam )
Sonsuzluğa uçamaz, ne kadar beslense de kuş.


Feyzi sonsuz şairlik tacı ebediyen senin olmaz; ( feyz : Bolluk )
Küçülerek düşsen altın sesinin peşine.
Büyüksün, baş eğme, bu adi canlılar dünyasında;
Padişahsın, gerektiğinde baş eğsin dünya sana.


Doğrul, cevap verme, taş kalpliler kırarlarsa kalbini;
Bütün işleri, bulandırmaktır zemzem çeşmesini.

Abdullah Tukay

———————————

BAHARDA  TAN  HATIRASI

———————————

Galibane aydınlatarak, yavaşça yine tan atıyor;
Hüzünlenip kederlenerek, ağır ağır ay batıyor.
Birbiri ardınca yok oluyor, gökte yıldızlar sönüyor;
Tan yeli hafif hafif esiyor, yapraklar sallanıyor.


Örtüsünden sıyrıldı, açıldı, yemyeşil kırlar;
Kalktı, yerleri kaplayan kapkara örtü.
Sessizce yatmış, yorulmuş, gece boyunca günü bekleyerek,
Parlayarak, yayılıp yatmış göller, sihirli ayna sanki.


Sevinçli yeşillikler, gülümser çiçekler, laleler;
Bülbüllerden yağar, yağmur gibi, methiyeler.( övgüler )
Durmuşlar, görmek için erkenden, tabiatın güzelliğini,

Gökyüzünde ak kuşlar gibi geçen, bulut kümeleri.

Karşılanacak en güzel an, bahar tanıdır,
Bu vakitte düşün, şair: Geldi ilham, düşünsen.

( Galibane : kazanana  yakışacak şekilde )

Abdullah Tukay

————————————–

BAYRAM VE ÇOCUKLUK  ÇAĞI

————————————–

Çocukluğunu özler bütün şairler,
Acı tatlı hatıradır bu, her şaire;
Bayram gelince, ben de hatıralarım,
Oynamak isterim, çocuklarla beraber.


Arafe  gecesi, heyecanla uyuduğum çağlarım,
Sabahı iple çekişim, bir türlü atmayan tanım;
Yeni pabuç, yeni gömlek, yeni pantolonu
Yastığımın altına koyarak uyuduğum çağlarım.


Sabaha karşı uykuya daldığım günlerim,
Rüyamda bile nurlu bayramı beklediğim günlerim;
Anneciğimin seslenişi hala kulağımda: “
Bayram geldi, kalk yavrucuğum! Kalk, yavrum!


Tan attıktan sonra sokak boyunca koştuğum günlerim,
Masumane lezzetler ve huzur bulduğum günlerim,
Kurban eti, leziz bayram pilavı üstünde,
Namaz kılıp, güle oynaya döndüğüm günlerim.


Düşününce o güzel günleri, akar gözden yaş,
Huzurluydu o zamanlar, ne hoştu o yaş!
Bayram günü, gökten yere nurlar yağar,
Sanırsın ki o gün iki güneş birden doğar.


Tanrı ‘m! Çocukluğuma döndürmendir dileğim,
Dileğimi, senden başka kimden dileyeyim;
Bayramlarda yine çocuk olayım,

Rahatlayıp, koşup  gülüp oynayayım.

Abdullah Tukay

———

BAZEN

———

Gönül arınır, bütün düşüncelerden,
Dağılır fikirler, hallaç pamuğu gibi. ( Fikir : Düşünce )
Gönülde saklanan gizli hazine,
Vakti gelince gider kendi yerine.
Dökünce içimi, boş olur gönlüm,
Edemem hiç birini tahkik ve tahlil. ( Soruşturma ve çözümleme )
Bazıları o zaman bana kızıyorlar,
“Niye yazmıyorsun hiçbir şey, diyorlar.
“Vaktim yok, diyorum onlara, Zaman
bulamıyorum yazmağa. Nasıl ki,
cüzdanınızın dibinde, Bilirsiniz
olmadığını bir koruşun bile,
Dilencilere dersiniz “Bende bozuk yok
işte böylece ben de derim: “Vakit yok!

Abdullah Tukay

————————————–

BİR  TATAR ŞAİRİNİN SÖZLERİ

————————————–

Türkü söylerim, durduğum yer dar bile olsa,
Korkmam, sevgili milletim Tatar da olsa;
Göğüs gerip karşı dururum, bana millet,
Şimdi ok atıp, ateş edecek de olsa.


Sağa sola sapmam, ileri atılırım,
Yolda engel görsem, durmam aşarım;
Elinde kalem, yazıp duran genç şâire,
Bilinir ki, korkmak, ürkmek haram.


Endişelenmeyiz düşmanın gücünden biz, ( endişe : kaygı )
Bugün artık Ali ile Rüstem’le denkiz;
Şâir ömrü boyunca kaygılanır, acı çeker,
Dalgalanmadan durulmaz engin deniz.


İyilik karşısında eririm ben, bal mumuyum,
Överim iyi şeyleri, tatlı dilliyim;
Kötülüğü kınarım, övemem!
O hususta pek katıyım, affedemem!


Kötülükler çileden çıkarır beni,
Sanki sopa ile döverler beni,
“‘Neden böyle? , “Olmaz diye söyletirler,
“Ahmaklar, aptallar derim, öfkelenirim.


Eğer atsa haksız yere, tek tek oku, atıcı,
Ben derim, dost, bu atışın yersiz,
“Hatalı atış yaptın, arkadaş geri al okunu,
Dostluk gösteririm sana, vurduğuna bakmadan.


Kederlenince gönlüm, şiirim gamlı olur, ( keder : acı – sıkıntı )
Pişti diye düşünürüm, ama çiğ olur;
Uçurmak isterim göğsümden bülbül,
Birdenbire miyavlayan kedi olur.


Överler allı güllü, renkli şeyleri,
Lezzetler oluverir zehir; acı;
Böylesine acı acı, zehir yazsam da ben,
Anlaşılmalıdır iyi niyetimin tamamı.


Puşkin ile Lermontov ‘u örnek alırım,
Yavaş yavaş yukarıya yükselirim;
Dağın zirvesine çıkıp bağırmak istersem,
Koca dağdan, düşerim diye korkarım.


Maksada ulaştıkça, gide gide yol kısalır,
Bir yerlerde yatan hislerim uyanır;
Eğri değilim, doğrulmaya mezar beklemiyorum,
Tanrı ‘min feyzi gönlümde iz bırakır. ( feyz : Bolluk )

Abdullah Tukay

————–

ÇETİN  HAL

————–

Ne olurdu doğum denilen Sırat’tan geçmeseydim!
Ömrün bu acı şarabını içmeseydim!
Dönüyor ama, geçmiyor, bitmiyor ömür de,
Bahar geliyor, ateşler saçarak, sen kışlasan da.


Yoruldum artık, nerede son durağım?
Atılıyorum, bir yerine üç adım atıyorum.
Karşıma çıkma güneş, ey kanlı leke!
Ak kefen gibi yayılma üzerimize, tan.

İntihar edeceğim ancak, Tanrı ‘dan korkarım.
Acı çekmez, hastalanmazdım hiç yoksa ben.

Abdullah Tukay

———-

ÇİFT  AT

———-

Koşturup çift at, dosdoğru Kazan’a gidiyorum bakarak,
Sürüyor atları arabacı, mahmuzlayıp tartaklayarak.

Geceydi, sevinçle nurlar saçarak ay parlıyor,

Esen hafif rüzgarda  ağaçlar, yapraklar sallanıyor.

Her taraf sessiz. Fikrim bana neler mırıldanıyor, okuyor,

Nedense gözlerim ağırlaşıyor, tamamen uyku bastırıyor.

Bir zaman sonra açınca gözümü, yabancı kırlar görüyorum.
Ah bu nasıl ayrılık? Ömrümde sanki ilk defa görüyorum.


Sağ ol, şen kal, affet, ey benim doğduğum yer,
Benim türlü türlü hayaller kurduğum yer.
Hoş ömür sürdüğüm şehir! Şimdi uzaklarda kaldınız;
Ah, tanıdık evler, büsbütün gözden kayboldunuz.


İçim sıkılır, yanar yürek, kederli, düşüncedeyim;
Bir tanecik arkadaş bile yok, yalnız ikimiz: Fikrim ve ben.
Ah günahımın korkunçluğu, arabacı da pek sessiz,
Söylemez bir güzelin yüzüğü ve kalpağı türküsünü!


Sanki kimsem yok gibi, bir şey yok, bir şey ki;
Var olan var, yalnız akrabam yok, yetimim, yetim.
Burada herşey yabancı bana: Mingali, Bikmolla da kim?
Bikmuhammed, Biktimir, hiçbirini tanımıyorum, bunlar kim?


Sizden ayrılıp kardeşler, yurtsuz, güçlükle yaşamak;
‘ Güneşsiz, aysız yaşamak gibidir, bence.
Bu düşüncelerle kaskatı kesildi başım,
Pınar gibi, istemeden akıp gitti göz yaşlarım.

Abdullah Tukay

———–

ÇOCUĞA

————

Seni korkutmasınlar, devle, cinle, periyle;
Yalandır bütün bunlar, yaşamaz hiçbiri dünyada.
Cin diye bahsederler, eskilerden kalmıştır o,
Söylemesi hoş, neşeli, şairane bir yalandır o.
Hortlak ve albastının olduğu sahralar, kırlar da yok;
Devlerin yaşadığı ormanlar da yok.
Sen hele büyü, oku çok, o zaman anlarsın hepsini;
ilmin nuru gösterir sana, pek çok şeyin yalan olduğunu.

( Albastı : Lohusalıkta ateşli durum )

Abdullah Tukay

———-

DAHİYE

———-

Dünya senin bakışlarınla göründü, ebedi gece,( sonsuz gece)
Gittin, arayıp sen onu aydınlatmağa, ideal ateşiyle.( ülkü ateşiyle )
Gayret ettin, durup dinlenmeden yürüdün, bu yolda
sen, Azimle ileri gittin, bakmadan sağa sola, sen.


Ben hâala şaşkınım, anlayamadım, ne olduğunu,
Neden geriye bakıyorsun, ateşe kalınca bir tek adım?
Aydınlık gördün mü geride? Ateş değil, altın o.
Yok mukaddes nur da onda, yok sıcaklık, soğuktur o.

( Mukaddes : Kutsal )


Mukaddes yolu evvela şöyle kısaltır o,
Satılman için ona, fikrini kendisine çeker o.
Arkana bakma dahim, ideal elbette, ileridedir;
İleriye gidenler, bulsa bulsa Allah ‘ı bulur.

Abdullah Tukay

———-

DİLENCİ

———-

Kış, boran, soğuk hava, yaprak gibi kar yağar;
Rüzgar kovar kart, kar, “düşeceğim diye direnir.
Eser rüzgâr, uğuldar, kar hep şiddetini artırır;
O sırada, caminin yanında kör bir yaşlı durmakta.


Gece gündüz hep orada, her Allah ‘in günü,
Torbası elinde, dilenir yaz ve güz, bahar, kış günü.
Acınacak hal, acınacak hal, pek zordur, pek zor;
Versenize bir tiyin yalnızca, tenge değil, tiyin.


Anlatayım şimdi size: bu kişi pek zengin idi;
içtiği, baldan şekerden, yediği sadece yağ idi.
Bir zamanlar tutmuştu şöhreti, şanı,
Bu kör ihtiyarın, Kazan, Hanı kirmen, Astırahan.


O mandıraları nasıl anlatsam, o sayısız malları,
Hangisini istersen hazır: gülleri mi, alları mı?
O üç atlı, o çok güzel faytonları,
Nerede o tilki kürkleri, nerede ah o elbiseleri?


Güzeldi, pek güzeldi, daha fazla ne diyeyim?
Anadan doğma, görüyor musunuz, versenize bir giyecek.
Bütün efendiler idiler bu ihtiyarın meftunları,( tutkunlukları )
Kalmadı bu ihtiyar için yapmadıkları efsunları! ( büyü )


Başları önlerinde, sağa-sola çevirerek,
Yürürlerdi yaşlı adamın yanında yorga tay gibi
yorgalayarak*
Nerede o zenginlik günlerindeki sevgili dostları,
Nereye kaçtı hepsi: Gaynükleri, Ehmüşleri?


Acınacak hal! Acınacak hâa! Pek zor, pek zor;
Versenize bir tiyin yalnızca, tenge değil, tiyin.
Beş vakit namaz ehline el açıp kalır;
Görmezki hazret bu ihtiyarı, yalnızca göz ucuyla bakar.


Ya öyle mi? Akçe varken dost da var, yar de var;
Akçe kokusu çıkmazsa, var olan da yanından kaçar.

( akçe : para )

Abdullah Tukay

————————

DOĞDUĞUM  KÖY

————————

Dağ başına kurulmuştur köyümüz,
Bir çeşme var onun yakınında;
Köyümüzün güzelliğini, suyunun tadını bilirim,
Onun için severim, ruhumla, varlığımla.


Tanrım burada yaratmış, burada doğmuşum,
Burada, evvela  Kur’an ayetlerini okumuşum,
Öğrendim burada Resulümüz Muhammed’i.
Nasıl mihnet, cefa çektiğini, nasıl yaşadığını.

( Mihnet : sıkıntı .

Cefa : Büyük sıkıntı . çile . )


Hatırımdan çıkmaz burada gördüklerim,
Neşeyle oynayarak ömür sürdüğüm,
Ağabeyimle beraber, kara toprağı,
Saban ile sürerek, günler geçirdiğim.


Bu dünyada, belki, pek çok işler yapacağım,
Belli değil, nereye sürükler beni kaderim;
Nereye gitsem, nerede dursam, ne yapsam da,
Hatırımda ebedi kalır, doğduğum yer ( sonsuza kadar )

Abdullah Tukay

————————-

DOĞDUĞUM  YERE

————————-

Ayrılıp gitsem de senden, ömrümün tanında ben,
Ey Kazan ötesi! Sana döndüm daha çok severek ben.
O tanıdık kırlar, alanlar çekti evvela hissimi,
Cezbedince, bırakmadı, geri getirdi sonunda cismimi.( cezb : kendine çekince )


Sıksa da, sende yetimlikler, fakirlikler beni,
Ayırsa da akranlarımdan horluk ve kötülükler beni,
Geçti artık o zamanlar, uçtu şu kuş gibi;
Düşünüyorum, o günler, gördüğüm bir düş gibi.( rüya gibi )


Çarpsa da dalgaların, hiç almadı, boğmadı,
Sardı her tarafımı alev, yakmadı, kavurmadı.
Bu sebeple anladım ki, ey doğduğum yer, senin,
Cana yakınmış dalgaların ve alevlerin!


Ne kadar güzelmiş, deren, çeşmen, kırın,
Yolların, sokağın, evin, ot yığının, ambarın;
Dört mevsimin, baharın, güzün, yaz ve kış günün;
Bütün, bütün ak şalvarın, kendir, çarık, çorabın!
Ve çobanın, köpeklerin, öküz, sığır, keçilerin;
İyidir bütün kötülerin, vardır bence, yokların.

Abdullah Tukay

—————–

DÜŞMANLAR

—————–

Pek çok  yılan ses çıkararak kenardan bakarlar bahtıma,( yaşamıma )
Süzüle kıvrıla kötüler, tırmanırlar tahtıma.
Sanki, hayat evimi saran karanlık azmış gibi,
Tahammül edemezler bir köşeden aldığım ışığıma,( dayanamazlar)


Özleri sözlerinden alçaktır, gözleri dizden aşağı.
Köpek gibi havlarlar kusuruma, göz yumarlar iyiliğime.
Dünyadan bıktım, ümidim yok, onlar çoğalsalar da.
Yalnız öldükten sonra ben, çiğnemesinler naaşımı.


Sevmiyorum bu dünyayı, çünkü bütün dünya kötü.
Müptelalar parçalanır, heveslenerek onda yaşamağa.( müptela :düşkün)
Güler yüzle karşılarım yükünü, hastalığını,
Hafife alırım, yüreğime kapkara kan dolduruşunu.
Az mı itildim, kalkıldım, ben zavallı yetim.
Azıcık yetiştirdi, okşayarak alnımı, milletim.

Abdullah Tukay

———-

FIRTINA

———-

Birdenbire kaplar etrafı dumanlı bir hava;
Karlar uçar, serpilir, kar üstüne kar yağar.
Kar yüzümüze çarpar acımasız, göz açtırmaz.
Her kara nesne bir kurt olur, yankesici olur.


Kan yemek istercesine, düşer yere donuk ay ışığı;
Korkar ay sanki; ışığı bazen ak olur, bazen sarı.
Gün boyunca, sessizdi, ölü bir yılan gibi yol,
Ansızın başlayıverdi fırtına, işte kötü olan buydu.


Yoksa, kurtuldu mu bağlarından Kaf Dağı’nın devleri?
Delindi mi yoksa, Tanrı ‘nın sonsuz, büyük minderi?
Kar olup uçuyor mu yoksa, bu minderin yünleri?
Koşuşarak can mı topluyor, Kaf Dağı ‘nın cinleri?
Karlar arasından bakarak söylenirim; ay güler.
Sanki, sıkıntıdaki fakire, köşkünden zengin güler.

Abdullah Tukay

————-

GİTMEYİZ

————-

Kara yüzlüler, bizi olmayacak işlere zorladılar:
Burada yok size hürriyet, sultanın ülkesine gidin, dediler.
Gitmeyiz, orada işimiz buradakinden daha zordur,
Burada casus on taneyse, orada onbeştir.


Buradaki gibidir oradaki zorba askerler; ( özgürlük tanımayan asker )
Kamçılar aynı kamçı, tek fark, feslidir onlar!
Orada da milli serveti yağmalayanlar var elbette;
Aç köylüden son lokmayı çekip alanlar var, elbette!


Deli miyiz, kendimizi neden ateşe atalım?
Cennetten çıkıp, neden cehenneme girelim?
Biz göçeriz, ancak göçerse bizim şehirlerimiz,
Geri dönerse burada geçirdiğimiz asırlarımız.


Burada doğduk, burada yetiştik, burada öleceğiz;
Bağlamış buraya bizi yüce Tanrı ‘mız.
En büyük maksadımız: “Hür memleket, hür Rusya! ( amacımız – isteğimiz )
Yurdumuzdan ayrılmayız, ey kara yüzlüler!


Apaçak cevaptır bu, sözlü değil, hem de matbu. ( basılı kağıt )
Kendiniz gidiniz efendiler, sizin için iyi olacaksa bu!

Abdullah Tukay

———

GÖNÜL

———

Adetince, kırıl, yan gönül, sızlan gönül! ( Adet : sayı )
Pek azizdir, samimiyetle Tanrı ‘ya itaat eden gönül.
Her an benden diler dünya, gönül yemişlerini,
Ne olgunlaşır, olunca ışıksız gönül, sönmüş gönül?


İleri sevk et / gönder sahibini, ol tahammülde taş gibi,( dayanmakta )
Feleğin zulümlerine boyun eğmiş gönül! ( eziyetlerine – sıkıntılarına )
Parla, parlat, yarasın, saf kalpli şaire,
Şimdiye kadar günahla örtülmüş gönül!


Böyle yüce arzuya, bin can verilse yeri var,
Yücelmek için çırpınıp, didinen gönül!
Yüksel, aç kanadını, vakit yetti artık,
Ey yüceler, yükseler için yaratılmış gönül!
Sen kurtarırsın beni her felaketten / yıkımdan, inancım var buna,
Yar başında beni tutan gönül!
İyi dinle: Sefa yok, insanlığını kaybetmedikçe,( sefa : gönül rahatlığı )
Ey onu muhafaza / koruma yolunda çok muztarip olan gönül! ( sıkıntılı )

Abdullah Tukay

——

GÜZ

——-

Görüyor musunuz dostlarım, güz/ sonbahar  geldi dışarıda?
Çok sürmez, gelir ak donlu kış da.
Gitmeye başladı buradan şimdi kuşlar,
Onlar bizden uzak yerlerde kışlar.


Zaferan misali sarardı orman,( zaferan : zafer anıtı )
Ekinciler de ekinlerini biçtiler.
Tam takır kaldı, Tatar başı gibi kır;
Azık arar, uçar turgay da pır pır. ( Turgay : Toygar . serçe türü )


Çıkıp baş kaldırır, sahrada çim,
Yeşil kadife gibi parlar pırıl pırıl.
Güneş parlaklığını azalttı iyice;
Ne yazık, bastı karanlık, gitti aydınlık.


Kulağı uğuldatır şimdi soğuk yel,
Dolar içe, üfler, körük gibi yel.
Ne derseniz deyin, gönülsüzdür güz, gönülsüz;
Çiçeksiz güz, çimensiz hem de gülsüz.


Mezarlığa benzedi kırlar,
Çimensiz kaldı düzler ovalar.
Ölseydim ben altı aydır,
Eriyip bir uyuklasaydım tereyağı gibi


Öylece uyuyup, bahar gelince uyansam,
Kalkıp, yeşilliklerde otursam,
Mesut olurdum o zaman, pek mesut,( mutlu )
Olurdum padişah, bahtlı ve tahttı. ( şanslı ve taht sahibi )

Abdullah Tukay

————————————

HASRET  VE KEDERLE  YANIŞ

————————————

Melanet, kir ve yalanla dolmuş içimiz; ( melanet : Büyük kötülük )
Tamamiyle fenalık ve bozukluktan ibarettir işimiz.( ibaret : oluşur)
Şaşırırız dıştaki süslere, giyimlere bakıp;
Can satarız nasıl da üç kuruşa bakıp.
Kirlenir defalarca ruh, vicdanda hiç huzur yok; Ne
sebeple, yeryüzünde bedene hamam var da, ruha yok?

Abdullah Tukay

—————–

HATIRAMDA

—————–

Hatırımda, korkarak aklımdan bazı fikirler geçirdiğim günler,
Afifane ve masumane gülüp oynadığım günler,( afifane : tertemiz )
Hatırımdadır için için beklediğim, aydınlık baht,
Dileyip gizlice, rahat ve mesut olduğum günler.


Hatırımda, ilk defa masumca aşk derdi uyanınca,
İlk olarak ilahi bir zevkle akıttığım gözyaşı,
Aşık oluşum, kanımın tutuşması, hasretle yanışım,( özlemle )
“Seviyorum! diye söyleyişim, o an kızarışım, utanışım.


Zaman geçti, sular aktı, şimdi yok artık o alev,
Ateş söndü yürekte, ebediyen artık o soğuk.
Sükun / sessizlik buldu kalp, hay huy ve kavgadan kurtuldu,
İncinip kırılmakta, yalnız hatırlamakla bile.

Abdullah Tukay

——————–

HASTALIK  HALİ

——————–

Gün doğar. Her gün hikmet / bilgelik  ve manadan uzak iş görürüm.

Gözümü kırpamam gece boyunca, uyuyunca da korkulu rüya görürüm.
Yok yanımda gerçek dost, olsa da onu yabana görürüm.
Bilmem araştırmayı, ancak yüzlerde maske görürüm.


Bitti bende iman, merhamet, şefkat, muhabbet; ( inanma , acıma , sevgi , dostluk )
Bağlı kurbanlık gibi, kızıl kan, et görürüm.
Hayatımın soğukluğundan dondu ruhum, katılaştı gönlüm;
Dünyanın her tarafını, zemherirle çevrilmiş görürüm.( Zemherir : kara kış )


Kışın uçan kelebekler gibi görünür kızlar bana;
Niçin gezerler, derim, onları gereksiz bir renklilik olarak görürüm.
Yere sağlamca basarsam, ayağımın altını yumuşak görürüm.
Ey ölüm! Ben sende, keder ve sevinç görürüm.


Çıkamaz dışarı manalar, kurumuş gönül ırmağı;
Boş kalan yatağını, yokluk çukuru, bataklık gibi görürüm.
Yok kurtuluş, dikkatini çevirsem de kendimden başkalarına;
İslam ‘in vücudunda kuzgun, Kabe ‘sinde put görürüm.


Sadece böyle bir hastalık mı, Oblomov türbesi mi?
Günden güne benzim solsa da, ruhumda neden yokluk görürüm?
Hastalık ruhun gömleği. Vücudumu devanın türlüsüyle ( çeşitli iyileştiricilerle )
Hergün yamarım, ertesi gün yine, yırtık görürüm.


Vardı, yalnız kalıp, şiirle avunduğum zamanlarım;
Şiirin yansında artık, göğsümü tutup öksürürüm.

Abdullah Tukay

——–

İDRAK

——–

Biz beşinci yılda birgün, uyandık tan ile,
İşe davet etti / çağırdı bizi birisi iyi nam ile.
İş yapmanın zamanı geldi; tatsız uzun gece geçince,
Gözümüzü açıp, bildik, ölçerek gökteki çolpan ile. ( Çoban yıldızı )


Olsa bile o zaman bizde temiz iman, saf gönül,
Gözler çapaklandı, yüzler ise saf ve temiz değil.
O sebeple dostu, düşmanı ayrıdetmeden,
Çok karıştırdık rezil şeytanı gerçek insanla.


İdrak ederek / kavrayarak çalıştık, olsun kabul;
Cebrail açacak gökte, o işlere sekiz kat yol.
Geçti zaman dostlarım, geçmişte kaldı o nasılsa;
Şimdi çalışalım açıkgözlerle, gerçek idrak ile.

Abdullah Tukay

—————————————–

İŞTEN ÇIKARILAN TATAR KIZINA

—————————————–

(Zileylük / izle – yükleyin  türküsüne)

Dayanmışsın köşede direğe,
Yaprak gibi sapsarıdır yüzün,
Acımadan duramam, dayanmaz yüreğim,
Pek kederli bakıyor gözlerin.


Uçuşan kuş, yolunu şaşırmış hayvan gibi,
Geçenlere meyus bakıyorsun,( meyus : Karamsar )
Görüyorum, titriyor dudakların,
Hangi Tatar zenginine beddua ediyorsun?


Azdır bizde zenginler, hangisi, kim,
Hangisi kırmaz meleğin kanadını?
Alsın şeytan imanını,
“Cehennemlik bu, deyip kaygılanmazsa!


Gördüm sana zulmedeni,( sıkıntı vereni)
Keyifler sürmekte, eğlenmekte,( iç rahatlığı )
Rahat etti, kâfir, seni böyle ( kafir : Yaratanı inkar eden )
Direğe yaslatıp kurutmakta.


Bilemezsin, seninle beraber,
İnce şair gönlünün de kırıldığını,
Senin öyle çaresiz halinin,
Onu nasıl üzdüğünü.

Abdullah Tukay

———————-

KENDİ  KENDİME

———————-

İstiyorum olmayı büyük insan,
Diliyor gönlüm yüksekleri.
Gönülden severim bahtını Tatar’ın,( Baht :özünü )
Görmek için canlılık vaktini Tatar’ın.

Tatar’ın bahtı için can atarım:

Tatarım ben, kendim de saf Tatarım.

Pek çoktur benim millete vaadim, ( sözüm )

Düşmez mi vavı, vallahü alem?

( Vav : Başlık . kapı .

Vallahü : Tanrı’yı tanık tutarım, Tanrı hakkı için )

Abdullah Tukay

——————

KIRILAN ÜMİT

——————

Bakışlarımda değişti artık eşyaların rengi
Anlıyorum ki, gençliğim geçmiş, geçmiş ömrümün yarısı

Gözlerimi çevirsem, hayatımın göklerine
Oradadır, genç hilalin yerine dolunayın ışığı

Hangi dert ile kalem oynatsam kağıt üzerinde
Uçmaz evvelki deli, saf, genç sevgi kıvılcımı

Ey mukaddes, kederli sazım, neden pek az çaldın? ( Ey Kutsal )
Sen kırılıyorsun, ben sönüyorum, ayrılıyoruz sonunda!

Uçtu dünya kafesinden sıkılıp gönül kuşu
Mesut yaratsa da, yabancı yaratmış cihana Tanrı

Ne kadar hüzünlensem, konup milli ağaçlar üstüne
Hepsi kurumuş, bir tane bile yok canlısı, yapraklısı

Olmadan altın yarım, soğuk yarım sen de benim
Bir tebessümle hayat yolunu aydınlatıcım

Göz yaşın bile kurumadan ağlarken vefat eden anne
Cihan ailesine neden getirdin yabancı insanı

Öptüğünden beri anneciğim, en son defa sen beni
Her kapıdan kovdu oğlunu, muhabbet bekçisi ( dostluk )

Bütün gönüllerden ılık, yumuşak, kabrinin taşı
Orada aksın göz yaşımın en acısı ve en tatlısı.

Abdullah Tukay

———————

MİLLİ TÜRKÜLER

———————

İşittim dün gece, biri türkü söyler,
Gönlümüzce güzel, bizim türkümüz,
Türlü düşünceler ilham eder,( esin )
Öyle ağlamaklı, kederli türkümüz.


Dertli dertli yavaşça söyler,
Tatar gönlü neyi hisseder;
Güçsüz düşmüş, son üçyüz yılda,
Kader bizi ezmiş nasıl da.


Az mı mihnet çekti milletimiz,( mihnet : sıkıntı . üzüntü )
Az mı gözyaşı dökülmüş,
Milli hislerle alevlenip,
Uzayıp uzayıp yükselir gönlümden.


Hayranlıkla türküyü dinledim,
Bıraktım, adi dünya kaygılarını,
Gözümün önünden geçer gibi oldu,
Bulgar ve Ak idil boyları.


Dayanamadım, gittim, türkü söyleyene,
Dedim: “Kardeş, bu hangi türkü?
Cevap olarak soydaşım bana:
“Bu türkünün adı, dedi, “Ellüki. ( Belli ki )

Abdullah Tukay

—————

MUHABBET

( Dostça konuşma )

—————

Toprak yeşermez, çiçek açılmaz, düşmezse yağmur damlası,
Nasıl yazsın şiiri şair, olmazsa ilhatcısı. ( Tanrı tanımazlık . Kuşkuculuk )
Bir güzelden hangi şair, söyleyiniz, ruh almadı?
Bayron mu, Lermontov mu, Puşkin mi, hangisi?


İşe yaramaz bir et parçasından ibarettir yürek,
Parça parça doğramazsa, aşk ve muhabbet makası.
Dişlerinin cevherinden ilham aldım işte,( esin aldım )
Ben bu şiirimde, söyleyiniz, inciden nesi eksik?


Tatar şairlerini geride bırakırım belki,
Yeter ki ileri götürsün beni aşkın kamçısı.
Hiç hükümranlığı kabul edemem, bütün dünyaya ben,
Olmak mümkünken aşk, muhabet hizmetçisi.


Ancak zevklidir de, gizli ıztırap, gizli yanış! ( ızdırap : acı – sıkıntı )
Var mıdır, bilmem benden başka aşkın anlayıcısı?

Bütün yanan aşıkları kendimden üstün zannederdim,

Nerede Ferhat ile Mecnun! Benim, aşıkların en şöhretlisi! ( tanınırı )

Abdullah Tukay

—————

PİŞMANLIK

—————

Başından beri bildiğim halde insanın,
Dıştan iyi görünüp, kötü olduğunu içinin,
Nasıl da bulamadım iyi yolu,
Uzatarak melunlara, Allah ‘sızlara eli? ( melun : lanetli )


Neden aldandım yalan gülüşlere,
İki yüzlülük ettim, üzümdeki ululuğa?
Neden, aydınlığı seven hür kafa,
Münafıkların karanlığında oldu yarasa?

( münafık : İki yüzlü, inanların arasında onlardan gözüken. )


Neden, çekilmedim bir köşeye yalnız?
Nasıl gökte parlar bir tane yıldız?
Öyle parlasaydım, ne olurdu, düşmeden
yere, Yaklaşmadan hiçbir kibirliye, sefile!

( Büyüklenene , alçağa )


Parıldayarak  öyle, uzun yıllar geçince,
Sönerdim, Tanrı ‘dan vade yetince.( yaşam zamanı )
Esirim, kurtulamam, ebediyen artık,
Keyfim yok, her tarafım ışıksız, karanlık.


Riyakarlar çevirmiş dört tarafımı,( Riyakar : İki yüzlü  )
Göremem güneşimi ve ayımı.
Kırıldı hayal ve ümidim;
Görünmez karanlıkta çünkü Kabe’m!


Hava yoktur, alamam hiç nefes de,
Sarmış pislik sağı, solu, aşağı, yukarıyı.
Zordur: Gücün yetiyorsa kurtulursun,
Başaramazsan eğer, oracıkta boğulursun.

Abdullah Tukay

—————–

SERLEVHASIZ

—————–

Tutuşturmak istersen halkın gönlünü,
Titretmek istersen en ince tellerini,
Söylenecektir elbet, acı hasret şarkısı,( özlem )
Gereksizdir, manasız, gülüp oynamanın.


Karanlıktır, kederlidir ömür yolu,
Bu dünyada kim geldiyse sana doğru,
Şüphesiz onun, yaralı göğsü,
için için yanar, hasretlerle dolu.


Zavallı adam! Oynayıp gülse de,
Dertlerini içinde saklar.
Ömrümüz oyun değil, bayram değil.
Gamsız olan kimse, insan değil. ( gamsız : Sıkıntısı olmayan )


Birazcık mutlu olur sarhoş,
Zehri içince kendi kendine der:
“Dünya nasıl da güzel, ne huzurlu,
Bu dünyada benden büyük kim var?

Abdullah Tukay

—————————

SON BİR DAMLA  YAŞ

—————————

Güçsüz düşürdü beni gizli sevda ateşi,
Bir zamanlar arslandan daha gözü pektim!
Bahtım, kaderim, dileklerime engel oldu,
İnsan olan, bu hâle tahammül edemez.( katlanamaz – dayanamaz )
Gönül kasemden yaş dökmeğe kaldı gücüm ancak.
Düşündüğüm zaman ansızın gelip “hey demek.
Öldü ruh, gizli sevdadan, beis yok ölse de,( Beis : sakınca . zarar )
Olur mu, sevgilim, böyle keyfince cana kıymak.

Abdullah Tukay

—————————-

SONBAHAR  RÜZGARI

—————————-

Nasıl ki, yıldızlar parlarsa karanlık gecede;

Öylece hatırlarım Tanrı’mı bahtımın karanlığında.
(Rusçadan)

Sonbahar gecesi. Uyuyamıyorum. Evin etrafında rüzgar ağlıyor,
Rüzgar ağlamıyor, aç ölmek korkusuyla halk ağlıyor.
En sevdiğim işçi evladım bu yıl aç kaldı diyerek,
İyi, şefkatli anamız, merhametli yeryüzü ağlıyor.

(Şefkat : sevgi dolu

Merhametli : acıyan . esirgeyen – koruyan .)


Kaplasalar da burada, çürük dişini altın ile,
Bir dilim ekmek diye orada nazlı, ince bel ağlıyor!
Ufak bir kırık yüzünden ölmekte olan gençleri görünce,
Can almak istemeyen Azrail ağlıyor.


Zaruret içindeki bu açlar, bayramdan bize ne, derler,( zorunluluk içinde )
Çünkü, ibrahim ve ismail mezarında ağlıyor.
Gülüyorsa da, tok ve kurtuluşu olmayan halkın tekbirleri,
İşitenler ağlamaklı oluyor, tekbir ağlıyor.

( Tekbir : Allahu ekber / Allah büyüktür )


Sonbahar gecesi, kötü, karanlık…

Evin etrafında rüzgar ağlıyor;
Rüzgar söylüyor ki, aç ölmek korkusuyla halk ağlıyor.

Abdullah Tukay

———

SONRA

———

Bir kere aşkın ıztırabını, mihnetini çeken insan,( acısını , sıkıntısını )
Bir kere sevip yorulan, herşeyden bıkan insan,
Gönlü buz tutmuş; bir daha hiç sevemez,
Artık başkası için gam yemez ve ah, demez.( Gam : Tasa . kaygı )


Biter evvelki uçarılıkları, vakur olur, ( vakur : ağırbaşlı )
Hiç açılmaz sevgiye, yumulan gözleri.
Sözleri ağırdır, kurşun gibi!
Artık ıslanmaz gözleri, gözyaşlarıyla.


Artık, sadece yalnızlığı, karanlığı sever,
Peygamber gibi, derviş gibi, uzleti sever.( uzlet : yalnızlık )
Faydası yok, duygu ateşiyle yanan
Gönlü kül oldu, kömüre dönüşüp, hissizleşti.


Bu, ormanda bir ağacın, yıldırım düşmesiyle,
Canlılığını kaybetmesine, kurumasına benzer.
Artık o, sonsuza kadar dallanıp, budaklanamaz.
Bir kere yanıp söndü, bir daha yaprak vermez.

(Lermontov’dan tercüme)

Abdullah Tukay

——

ŞAİR

——

Yıllar geçip gitse, yaşlansam da,
Belim bükülüp, zayıf düşsem de,
Gönlüm benim genç kalır, hiç yaşlanmaz,
Ruhum kuvvet bulur, zayıf düşmez.


Göğsümde benim şiir ateşi varsa,
Koyarım dağı, dağın üstüne, yaşlansam
da, Gönlüm ferah, mevsim artık yaz, ( Ferah : Gönül açıklığı . Sıkıntısı olmayan )
Şair gönlünde kış olmaz, kar da yağmaz.


Olamam, hayır, yaşlansam da gerçek yaşlı gibi,
Oturamam yalnız, hayal  kurarak;
Kurulamam, Tanrı emretse bile, soba başına,
Şiirlerimden gelir bana gerekli sıcaklık.
Şiir söyleye söyleye ölürüm, vâdem yetince,( vadem : Zamanım )
Soru sormam Azrail’i görünce;
“Biz  gideriz, siz kalırsınız! , derim şiirle,
Cesedim toprağa gömülürken de.

Abdullah Tukay

———–

ŞÖHRET

———–

Yaz yazı, ancak özenme hiç, şöhrete sen; ( Şöhret :Ün . tanınmışlık )
Pek sarınma, hemen yırtılacak, çula sen. ( çul : elbise )
Kazanamasam şöhret, hissedemezler deme gönlündekini,
Büyük pencere var, diye düşün, dünyaya açılan göğsünde

Abdullah Tukay

—————————

TEREDDÜT VE ŞÜPHE

—————————

Bir çıtırdı işitsem, yüreğim ağzıma gelir;
Şüphelenirim: itiraz etmek için vicdanım gelir.( itiraz : karşı çıkmak )
Şaşırırım: Yok iyi iş, yatınca da, kalkınca da;
İş yaptırmağa her an karşıma şeytanım gelir.


Ne gördüm bu cihanda? Ne yaptım? Düşününce;
Karşıma, hakikat yolundan ayrıldığım gelir.
Şiir söylerim, lâkin şiirimden fayda var mı halkıma?
İlhamım melekten mi, yoksa şeytandan mı gelir? ( ilham : esin )


Doğru, şairlik ile gerçekten malûl olmalıyım ki,( malül : özürlü )
Birbiri ardınca sıralanarak, meydana divanım gelir.
Sanırım, yeryüzü cehennemdir benim için;
Bir tanecik şiir yazarsam, cennet ve Rıdvan ‘im gelir.

( Divan : şiirlerin toplandığı kitap.

Rıdvan : Hoşnutluk . Cennetin kapıcısı olan büyük melek.)

Karaladığım her kağıt, sanki bağ ve bostan olur,.
Her harfle karşıma Vildân ve Gılmân ‘im gelir.
Şiirimi yazarım, basılır, ben hâlâ endişeliyim,
Var yok ile fikrime, ismimi ilânım gelir.
Hiç beğenmem yazdıklarımı sonra ben,
Gözümün önüne, her zaman noksanım gelir.

( Vildan : yeni doğmuş çocuklar .Kullar – köleler.

Gılman : Cennette hizmet gördüğüne inanılan delikanlılar.)


Bir an gelir, her saadetten ümidimi keserim,( saadet : Mutluluk – kutluluk )
Birdenbire ikbâl adlı çolpanım gelir.( ikbal : İstek )
Parıldar o, göklerimde, ümidimi artırır,
Gözyaşımı silmeğe, sanki, nazlı sevgilim gelir.

( Çolpan : Kuzey yıldızı.

Abdullah Tukay

———–

TİYATRO

———–

Halka derstir tiyatro, ibrettir,( dersdir)
Gönülde uyuyan derdi uyandırır.
Tiyatro, aydınlığa, nura iletir,
Geriye değil, doğruya ulaştırır.
Tiyatro, güldürüp eğlendirir,
Geçip giden ömrü düşündürür.
Orada, kendi hâlini görüp, gülersin,
Gülünç ise, değilse ağlarsın.
Görürsün hayatının nasıl olduğunu, mükemmel mi,( eksiksiz mi )
Değilse, neresi kusurludur?
Tanzim edersin hayatını, tamamlarsın,( Tanzim : Sıraya koyarsın )
Böylece pek çok ilim tahsil edersin. ( Tahsil : öğrenim )
Artar iyiliğin, eğer iyiysen,
Yumuşak başlı eder, vahşiysen.
Eşit sayar herkesi tiyatro:
İster kul olsun, isterse imparator.
Mukaddestir, büyüktür, yüce zattır o. ( Mukaddes : Kutsal )
Büsbütün hür o, ve pek geniş o, özgür o.
O ilim yuvası, edep yuvasıdır,( Edep : İyi ahlak , töreye uygun )
Yaradılışları islâl için vesiledir.( islal : avutma için sebeptir)
Lâkin şartı var: Kötüye kullanılmazsa,
Himmet ağacından koparılma.( Himmet : Yardım , yüksek bilinç )
Olgunlaşma müddeti dolup, pişerse,
Kızarırsa, güzelce yetişirse.

Abdullah Tukay

————–

TUGAN TİL

————–

İy tugan til, iy matur til Etken,

enkemniñ tili Dönyada küp nerse bildim

Sin tugan til arkılı İy tugan til her vakıtta

Yardemiñ birlen siniñ

Kiçkineden añlaşılgan Şatlıgım, kaygım minim

İy tugan til sinde bulgan İñ ilik kılgan duğam

Yarkıkagıl dip üzimni Etkem, etkemni Hodam..

—-

( TÜRKİYE TÜRKÇESİYLE )

Ana Dili Ey ana dili, ey güzel dil Atam,

anamın dili Dünyada çok şey öğrendim

Sen ana dil vasıtasıyla

Ey ana dil her zaman Yardımın ile senin

Küçüklükten anlaşılmış sevincim, üzüntüm benim

Ey ana dil sende olmuş en ilk okuduğum duam .

Abdullah Tokay

——-

ÜMİT

——-

Doğ, ey fikrimin güneşi! Kalksın üzerinden bulut,( Fikir : Düşünce )
Bu ölü vicdanı canlandır, ateşinle ısıt!
Şaşırırım, o doğru yola sevk etmezse; ( sevk : gönderme )
Her tarafımda isyan alevi, sönmez asla, o söndürmezse
Bir ölüm çukurundayım, yoktur kurtuluş, o kurtarmazsa;
Tutunacak dal yoktur ebediyen, o gelip ip uzatmazsa.


Ey benim aydınlığım! Yalnız sensin bana her yerde mum;
Güneşin hükmü yoktur, sen beni aydınlatmazsan!
Bir kere yüzünü gösterirsen, doğar bana güzel günler,
Çiçekler açar ümit bahçemde, açar al güller.


Karanlıktayım, geçsin, bu şafak atmayan gecem;
Taş yutarım ekmek sanarak, saf sudur diye zehir içerim.
Dümdüz yerdir derim, basınca ayağımı, yer çöküverir;
Çoğu zaman irkilirim, kuş sanarak tutarım kurbağa.


Kapkaranlık, sağı solu, aşağıyı yukarıyı göremem ben;
Severim düşmanı, süngülerim gerçek dostu ben.
Kısacası, cansız ve vicdansız olurum, eğer aydınlatmazsam;
Ya ben nereye gideyim? Kaybettiğim izi göstermezsen!


Hayır, güneşim, bilirim sen batmayacaksın ebediyen; ( sonsuzluğa kadar )
Sen, vicdana benzersin, uyumazsan ebediyen.
Hayır, bayağı olamaz bu ruh, yaradılıştan yücedir;
Hatıl üzerine kam kuşun konması kadar da tabiidir. ( doğaldır )

( Hatıl :  Ağırlığı yatay olarak dağıtmak ve duvarların düşey doğrultudaki çatlamalarını önlemek için yatay olarak boydan boya yerleştirilen ahşap, tuğla veya beton bağlama ögesi.

Kam : Dilek )

Abdullah Tukay

————–

ÜMİTSİZLİK

————–

Tenimden ruhum, çık, Tanrı ‘na yönel, git, dön geri!
Gitti ruhumun gıdası, döndü istibdat geri. ( istibdat : baskı yönetimi )
Gülme sen de, bu yalan dünyaya hiç bir zaman,
Ey güneş! Ebediyen çıkma, karar, bat tekrar.


Bahardır diye başınızı kaldırmayın, güller, goncalar!
Bilin ki, yanarsınız: Yeryüzü alevli istibdat yeridir!
Kalmasın dostluk, muhabbet, gerçek sevgi dünyada,
Burası cehennemdir, değildir Ferhat ile Şirin ‘in yeri.


Hizmeti bırakınız, zekiler, akıllılar ve dâhiler,
Bir daha doğmamacasına yok ol, sen de, istidat,( istidat : yetenek )
Siz de ey öldürücü hastalıklar, yerinizi terk ediniz,
Hepinizi içine alacak ölçüdedir, döndü istibdat,
Siz de mazlumlar güruhu, Tanrıya el uzatmayınız,( Mazlum : haksızlığa uğrayanlar )
Kıyamet gününe kaldı haklar, reddedildi hepsi,
içki âlemleri, müzikler, danslar, oynamak, gülmek,
Herşey bitsin artık, yeryüzü sadece feryat yeridir.( Feryat : haykırış – çığlık )
Ey kalem sen doğruyu yazma, göz boya, yalan yaz,
Bu mudur, doğruluk şiirlerini okuyup yazma yeri?

Abdullah Tukay

————————

YERYÜZÜ  UYKUSU

————————

Kıra ak kardan
Yorgan örtülmüş,
Toprak bahara kadar,
Uykuya dalmış.


O durmadan uyur,
Kış geçinceye,
Güneyden kuşlar
Dönünceye kadar.


Bahar ayları,
Nisanı, mayısları,
Pek güzel çizilmiş
Atmış tanları.


Ormanın çağıltısı
Kuşların ötüşü,
Göğün gürlemesi
Yağmurun yağması.


Yıkanır hergün
Güneş nurunda,
Ondan sonra yine
Çiğ düşer geceye.


Yeryüzünün bu hâli
Anlattığımız herşey,
Geride kaldı,
Ancak rüyada görülebilir.


Yeryüzü uyuyor, sakin,
Görüyor tatlı düş,
Uyanacaktır,
Bekle, geçsin kış.

Abdullah Tukay

———-

Kaynak

———-

Antoloji.com

Ntv.com.tr / zaman yolcusu

———-

Abdullah Tokay /  Tukay , Türk milletinin yetiştirdiği değerlerindendir .

Satırlarını okurken duygu coşkusu yaşayacaksınız .

Sevgiyi , özlemi , bağlılığı , üzüntüyü , alınganlığı , kırgınlığı  ,öfkeyi hissedeceksiniz .

Rahmet ve gönül borcumla anıyorum …

İdris Kulaçoğlu . 26.4.2011 çalışma odam .