BOZKURT DESTANI Köktürk destanları

BOZKURT DESTANI

( Köktürk )

————————–


Bozkurt Destanı, bilinen en önemli iki Kök-Türk  /  Gök – Türk destanından biridir. 

Diğeri / ötekisi  Ergenekon Destanı’dır.

Ergenekon Destanı’nın, Bozkurt Destanı’nın devamı olması güçlü bir olasılıktır.

Bu destanımız  , biz  Türkler’in soy kütüğü ve var olma öyküsüdür.

Türk ırkının yeni bir var oluş biçiminde dirilişi de diyebileceğimiz Bozkurt Destanı,  Atalarımızdan Bilge Kağan’ın Orkun / Orhun Anıtları’ndaki ünlü vasiyetinin / kalıtının ilk sözleri olan ;

” Ben, Tanrı’nın yarattığı Türk Bilge Kağan, Tanrı irade ettiği için, Kağanlık tahtına oturdum.”

tümcesi ile birlikte düşünülecek olursa, soy ve ırkın nasıl yüceltilmek istenildiğini de anlatmaktadır.

Destan, Çin kaynaklarında kayıtlıdır.

Bozkurt Destanı’nın iki ayrı söyleniş biçimi vardır.

Ama bu iki varyant / bakış yolu / söyleyiş arasındaki fark azdır ve Çinliler’ce yazıya geçirilirken ad ve sözcüklerin  Çince’ye  uydurulma gayreti  / çabası  yüzünden ortaya çıkmıştır.  ( Doğru saptama budur ! )

Kimi araştırmacılar, Türkler’le ilgili başka bir kurt efsanesini de katarak bu varyant sayısını üçe çıkarsalar da, aslında onların Bozkurt efsanesinin üçüncü söylenişi dedikleri bu destan, Hunlar / On – Ok’lar  çağındaki Usun Türkleri’nin bir efsanesidir / söylencesidir.

Bozkurt Destanı, Çin’de hüküm sürmüş / egemen olmuş  Chou hanedanının resmi tarihinin 50. bölümünde ve yine Çin hanedanlarından olan Sui sülalesinin resmi tarihinde kayıtlıdır.



Bozkurt’tan türeyiş efsaneleri, Türk mitolojisinin / söylenceler  bütünlüğünün en ileri ve romantik bölümüdür.

Türk mitolojisinde genel olarak tüm millet düşmanlarca yok edilir, geriye yalnızca bir çocuk kalırdı.

Türk özelliğini taşıyan birçok efsanede bu motifi bulmak mümkündür / olasıdır. Aşağıda yer verilen Bozkurt Destanı’na göre Türkler, eskiden Batı Denizi adlı bir yerin batısında oturmakta idiler.

Efsanedeki Batı Denizi, Aral Gölü olabilir. Batı Denizi’nin Altay Dağları ya da Tanrı Dağları üzerinde bir göl olması da muhtemeldir / olasıdır.

Destandaki, geriye kalan tek çocuğun kolları ile bacaklarının kesilerek bir bataklığa atılması da, Türk mitolojisinde önemli bir yer tutar. Bu tür bataklık motifleri, Hun ve Macar efsanelerinde de vardır.

Bozkurt Destanı

Özeti

———————-


“…Türkler’in ilk Ataları Batı Denizi’nin batı kıyısında otururlardı. Türkler, Lin ülkesinin ordularınca yenilgiye uğratıldılar. Düşman çerileri bütün Türkleri erkek-kadın, küçük-büyük demeden öldürdüler.

Bu büyük ve acımasız kıyımdan yalnızca 10 yaşlarında bulunan bir oğlan sağ kaldı geriye. Düşman askerleri bu çocuğu da buldular ama onu öldürmediler,  yaşayan son Türk’ü acılar içinde can versin diye, kollarını ve bacaklarını keserek bir bataklığa attılar.

Düşman hükümdarı, çeri  / askerlerinin son bir Türk’ü sağ olarak bıraktığını öğrendi , hemen buyruk verdi ki bu son Türk de öldürüle, Türkler’in kökü tümüyle kazına…

Düşman çerileri çocuğu bulmak için yola koyuldular.

Fakat dişi bir Bozkurt çıktı ve çocuğu dişleriyle ensesinden kavrayarak kaçırdı. Altay dağlarında izi bulunmaz, ıssız ve her yanı yüksek dağlarla çevrili bir mağaraya götürdü.

Bu dağ, Kao-ch’ang  / Turfan’ ın kuzeybatısında bulunuyordu.

Mağaranın içinde büyük bir ova vardı. Ova, baştan ayağa ot ve çayırlarla kaplıydı. Dört  bir  yanı sarp dağlarla çevrili idi.

Ovanın çevresi de aşağı yukarı 200 milden fazlaydı.

( 1.600 m  x 200 mil = 360.000 m= 36 km )

Bozkurt, burada çocuğun yaralarını yalayıp tımar etti , iyileştirdi.

Onu sütüyle, avladığı hayvanların etiyle besledi, büyüttü. Sonunda çocuk büyüdü, ergenlik çağına girdi ve Bozkurt ile yaşayan son Türk eri evlendiler.

Bu evlilikten 10 çocuk doğdu.

Çocuklar büyüdüler.  Dışarıdan kızlarla evlenerek ürediler. Böylece  zaman içinde Türkler çoğaldılar ve çevreye yayıldılar.

( Göktürk Devleti’ni kuran  Aşina ailesi, bu çocukların birinin soyundan geliyordu. )

Taşa oyulmuş yazıtta şöyle deniyordu:

—-

Kara – Korum çaylarından sayılan iki nehir vardı. Bunlardan birine Toğla diğerlerine de Selenge adı verilirdi.

Bu nehirler akarak Kamlancu adlı bir yerde birleşirlerdi.

Bu iki ırmağın arasında iki tane ağaç vardı. Fusuk ve Tur ağacı. 

Kışın bile bunların yaprakları servi gibi dökülmezdi. Meyvesinin tadı ve şekli ise tıpkı çam fıstığınınkine benzerdi. Bu iki ağaç da iki dağın arasında yetişerek büyümüştü.

—-

Bir gün bu iki ağacın arasına gökten bir ışık inmişti. Bunun üzerine iki yandaki dağlar yavaş yavaş büyümeye başladılar.

—-

Bu durumu gören halk ise hayretler içinde kalmıştı. İçlerinde büyük bir saygı duyarak Uygurlar oraya doğru yaklaştılar. Tam yaklaştıkları sırada kulaklarına çok tatlı ve güzel müzik nağmeleri gelmeye başladı.

Her gece buraya bir ışık inmeye ve ışığın etrafında da otuz defa şimşek çakmaya başladı.

Başka bir gün de aynı yerde  beş tane çadır gördüler.

Bunların her birinde birer çocuk oturuyordu. Her çocuğun karşısında da onları doyurmaya yetecek kadar süt dolu emzikler asılıydı. Çadırın tabanı da baştan aşağıya kadar gümüşle döşenmişti.

Bütün boyların reisleri ve halkları bu garip şeyi görmek için yerlerini bırakıp koşmuştu. Bu manzarayı görünce saygıyla diz çöküp selam verdiler. Biraz sonra da çocukları alarak dışarı çıktılar. Besleyip büyütülmeleri için de onları sütannelerine ve dadılarına verdiler. Her fırsatta onlara saygı gösteriyor ve ikramda bulunuyorlardı / ağırlıyorlardı.

Çocuklar artık süt çocuğu olmaktan çıkıp da konuşmaya başlayınca Uygurlardan anne ve babalarını sordular. Onlar da çocuklara o iki ağacı gösterdiler.

Bunun üzerine halk, çocukları alıp ağaçların yanına gitti. Çocuklar ağaçları görünce onlara tıpkı evladın babasına gösterdiği saygıyı gösterdiler. Ağaçların karşısında diz çöktüler ve yeri öptüler. Bunun üzerine ağaçlar da dile gelip şöyle dediler:

—-

 “Güzel huy ve iyi özelliklerle bezenmiş çocuklar böyle olurlar ve anne ile babalarına böyle saygı gösterirler. Ömrünüz uzun, adınız ünlü ve şöhretiniz / namınız  da  devamlı olsun!”

—-

O bölgelerde yaşayan bütün  toplumlar bu çocuklara hükümdar oğullarıymış gibi saygı gösterdiler. Çocukların doğdukları yerden şehre dönülünce onların her birine birer ad koydular.

—-

En büyüğünün adı Sonkur-Tegin, ikincisinin adı Kotur-Tegin, üçüncüsünün adı Tükel-Tegin, dördüncüsünün adı Or-Tegin, beşincinin adı da Bökü-Tegin oldu. Çocukların doğuşundaki kutsal durumu görenler, bunlardan birinin Hükümdar olarak seçilmesi  kanaatine vardılar. Çünkü bunlar, Tanrı tarafından bu iş için gönderilmiş olmalıydılar.

Ordular kurup Lin ülkesine saldırdılar, Atalarının öcünü aldılar.

Yeni bir devlet kurdular, dört bir yana yeniden egemen oldular.

Ve Türk Kağanları , Atalarının anısına hürmeten / saygıdan , otağlarının önünde hep kurt başlı bir sancak dalgalandırdılar…”

—————

Destan ile ilgili  2 farklı söyleyiş  bulunmaktadır.

Birinci söyleyiş

——————–

Hun Ülkesinin kuzeyinde So adı verilen bir ülke vardı. Burada, Hunlarla aynı soydan olan Göktürkler otururdu. Bir gün Göktürkler So Ülkesinden ayrıldılar. Bu sırada başlarında Kağan Pu adlı bir yiğit vardı. Kağan Pu’nun on altı kardeşi bulunuyordu. On altı kardeşten birinin annesi bir kurttu.

Annesi Göktürklerce en kutsal yaratıklardan biri olarak bilinen ve böyle kabul edilen bir kurt olduğu için delikanlı, rüzgarlara ve yağmura söz geçirir, bu iki kuvveti buyruğu altında tutardı.

Bununla beraber, So Ülkesindeki yurtlarından ayrılan Göktürkler düşmanlarının baskınına uğradılar. Bu baskında düşmanlar bütün Göktürkler’i yok ettikleri gibi on altı kardeşten sadece birisi kurtulabildi. Kurtulan delikanlı annesi kurt olan idi.

Bu delikanlının da, birisi yaz diğeri de kış ilahının kızı olan iki karısı vardı. Baskından sonra her ikisinden ikişer oğlu oldu. Zamanla kalabalıklaşıp çoğalan halk, çocuklardan en büyüğünü kendilerine Hakan seçtiler , o zamanki adı Göktürk dilinde değildi. Hakan seçilir seçilmez Göktürkçe olmayan bu adını bıraktı ve Türk adını aldı. Ondan sonra Türk on kadınla evlendi, bir çok çocukları oldu. içlerinden Asena adını taşıyan biri Hakanlık tahtına geçince boyun adı da Aşine  / Aşina  oldu.

——————-

İkinci söyleyiş

——————-

Hunların bir boyu olan ve adına Aşine / Aşina denilen Türk boyu Hazar Denizinin batı taraflarında yerleşmişti. Türklerin ilk Atası olarak biliniyordu. Rahat ve huzur içinde otururlarken bir gün ansızın düşmanların baskınına uğradılar. Baskının sonunda kimse sağ kalmadı.

Her nasılsa küçücük bir çocuk bu baskından sağ kalmış bir köşeye sığınmıştı. Düşmanlar onu da gördüler. Fakat, cılız ve küçük bir çocuk olduğu için kimse ondan korkmadı ve ona aldırmadı. Hatta içlerinden acıyanlar bile çıktı. Ama düşman  çocuğu öldürmektense kolunu bacağını kesip orada öylece bırakmayı uygun gördü .  Düşündükleri gibi yaptılar. Kolunu bacağını kesip, yarı  ölü hale getirdikleri çocuğu alıp bataklıkta bir sazlığa attılar / bırakıp gittiler.

O sırada, nereden çıktığı bilinmeyen bir dişi Bozkurt göründü, geldi, çocuğu emzirdi. Yaralarını yalayıp iyi etti. O günden sonra da, avlanıp getirdiği yiyeceklerle çocuğu besleyip büyüttü, gücünü kuvvetini arttırdı. Zamanla Bozkurt’un beslediği çocuk  gürbüzleşti.

 Günlerden sonra bir gün, baskın yapıp Aşine soyunu yok eden düşman Başbuğu, kolunu bacağını keserek sazlığa attıkları çocuğun yaşadığını öğrendi. Adamlar gönderip durumu öğrenmek, sağ kaldı ise öldürtmek istedi.

Düşman  Başbuğunun gönderdiği asker geldiğinde, kolu bacağı kesik gencin yanında bir dişi Bozkurt gördü. Dişi Bozkurt tehlikeyi sezmişti, dişleriyle  çocuğu yakaladığı gibi denizin öte yanına geçirdi , orada da durmayıp Altay Dağlarına doğru götürdü.

Orada, her tarafı yüksek dağlarla çevrili bir yaylada bir mağaraya yerleştirdi, onunla evlendi ve  on oğlan doğurdu!

Mağaranın bulunduğu yayla yeşillikti , serin gür suları, meyve ağaçlan, av hayvanları vardı. Oğlanlar orada büyüdüler, orada evlendiler. Her birinden bir boy türedi. Bunlardan birinin adı da Asine / Aşina boyu idi.

Asine / Aşina , kardeşlerinin içinde en akıllı, en gözü pek, en yiğit olanı idi. Bu yüzden Türk Hakanı o oldu.  Soyunu unutmadı.  Çadırının önüne her zaman, tepesinde bir kurt başı bulunan bir tuğ dikti.

Aradan çok yıllar geçti. Aşine boyuna Asençe adlı bir başka yiğit  Hakan oldu. Bunun zamanında ise Aşine boyu, bulundukları yerden çıkıp daha güzel yurtlara yerleştiler.

————————–

Çin’lilerin  söyleyişi

————————–

Usunlar ile ilgili destan  bir not halindedir. Çin devlet adamlarından Cjan-Ken’in, Milattan önce 119 yılında, Çine göre batı ülkelerinde yaptığı gezi sonunda gördüklerini ve duydukların yazıp o zamanki Çin imparatoruna sunduğu notların arasında kayıtlıdır.

“ Hun Ülkesinde bulunduğum zaman duydum ki Usun Hanı, Gunmo unvanını taşıyor. Gunmo’nun babası, Hunların batısındaki bir ülkeye sahipti.

Gunmo’nun babası bir savaşta Hunlar tarafından öldürüldü. Yeni doğmuş olan Gunmo’yu kırlara attılar. Kuşlar çocuğu sineklerden koruyor, bir dişi kurt sütüyle besliyordu. Hun Hakanı buna şaştı. Bu çocuğu saydı. Onu kendi terbiyesine aldı, büyüttü. Babasının ülkesini ona geri verdi.”

————–
Bu efsaneden anlaşıldığına göre, Türkler’in ilk yurtları, Orta Asya’nın batısına yakın bir yerde idi. Türkler, Turfan’ın kuzey dağlarına daha sonra göçmüşlerdi.

Çin tarihlerinin de yazmış olduğu Bozkurt destanı, burada bitmektedir.

Çinliler daha sonra nelerin olduğunu açık olarak yazmıyorlar.

Bu efsanenin son bölümü, Ergenekon Destanı’dır.

Ergenekon Destanı, Cengiz Han çağında moğollaştırılmıştır.

Ancak bu efsanenin kökleri ve ana motifleri, açıkça Kök Türkler ile ilgilidir.

Kök Türk Devleti, ms. 6.yy.dan itibaren / başlayarak bir cihan imparatorluğu olmuş ve 200 yıl yaşamıştır.

Böyle büyük ve güçlü bir devletin, ilkel Moğollar’dan bir efsane alıp kökenlerini ona dayandırması mümkün / olası değildir.

Ayrıca, Ergenekon Destanı’nın ana motiflerinden biri, Demirci’dir.

Destanda demirci, dağda demir madeni bulur ve Türkler bu demir madenini eriterek Bozkurt’un önderliğinde Ergenekon’dan çıkarlar.

Unutmamak gerekir ki, Köktürklerin / Göktürkler’in Ataları da demirci idiler. Onlar en iyi çelikleri işler, başka devletlere silah olarak satarlardı.

Köktürklerin / Göktürkler’in  Ataları, demir cevherleriyle dolu dağların eteklerinde türemişler, demirleri eriterek yeryüzüne çıkmışlardı.

Sonradan kendilerinin de demirci olmaları bundan ileri gelmektedir.

Oysa Moğollar, demirciliği bilmezlerdi.

Cengiz Han zamanında  ( 1162 / 1227 )  Moğollar’ın yanına gelen bir Çin elçisi, o çağda bile Moğollar’ın ok uçlarını taştan yaptıklarını, demir işlemeyi bilmediklerini belirtir. Moğollar demir işlemeyi, Cengiz Han zamanında Uygur Türkleri’nden öğrenmişlerdir.

Ayrıca Bozkurt, Türkler’in kutsal hayvanıdır.

Moğollar’ın  ise   kutsal hayvanı köpektir.

( Bilgi notu :

MOĞOL  sözcüğü   Köktürk  / Göktürk ve  Kıpçak  dilinde  MIN  QOL /  BİN KOL anlamını taşıyan terimdir.

Moğol diye ne ırk , ne de halk  yoktur.

Bugün kendilerini Moğol olarak tanıtan halkın orijinal isimleri ise HALHA, OYRAT veya daha eski adı MÜNGÜ’dür.

CENGİZ HAN

TERMİRŞİN (Demircin).

Temirşi / Demirci.

TEMUÇİN

TİMUÇİN ( Çin’de Mükemmel savaşçı )

Zafer  Kağanı . demektir .

Cengiz’in Babası Yesügüy Bahadır, 12. ve 13. yüzyılda Moğolistan’da büyük ün ve güç kazanmış KIYAT  /  TATAR boyunun önderiydi.

Cengiz ‘in  Annesi aynı boydan gelen Ulun Hatun, Timuçin’i ve diğer çocuklarını eski Türk geleneklerine göre yetiştirmeye çalışan fedakar bir kadındı.)

İ.Kulaçoğlu .

Asya Büyük Hun / On – Ok  Devleti’nde ( mö. 220 / mö 45 ), bizzat Hun Hakanının başkanlık ettiği törenler vardır.

Bu törenlerden en önemlisinde, devletin ileri gelenleri toplanarak Ata Mağarası’na giderler ve orada,  Hakanın başkanlığında dini törenler yapılır, Atalara saygı gösterilir.

Aynı törenler, Göktürk Devleti’nde de yapılagelmiştir.

Bu adı geçen Ata Mağarası, Bozkurt’un Türk gencini düşmandan kaçırıp sakladığı ve Ergenekon’a ulaştırdığı mağaradır.

Asıl önemli olan nokta ise, bütün milletçe bunlara inanılması ve devletin de bu efsaneye saygı göstermesidir. Yukarıda değinilen konular, Ergenekon Destanı bölümünde daha geniş olarak anlatılmıştır.


Bozkurt Destanı, Türk kültürü’ne derinlemesine etki yapmıştır.

Bugünkü Moğolistan’ın Bugut mevkiinde bulunmuş olan, 578-580 yıllarından Kök Türkler’den kalma BUGUT  Anıtı’nın üzerinde elleri kesik bir çocuğa süt emziren bir Bozkurt kabartması vardır.

Ayrıca Özbekistan’da çeşitli yerlerde kurda binmiş, kol ve bacakları kesik insan figürleri bulunmaktadır…

Bozkurt Destanı ve Ergenekon Destanı, Büyük Türk Destanı’nın bir parçasıdır ve Göktürkler çağını konu alır.

Ergenekon Destanı, Bozkurt Destanı’nın ana çizgileri üzerine kurulmuş olup, bu destanın serbestçe genişletilmiş biçimidir diyebiliriz.

Daha doğrusu Bozkurt Destanı ile kaynağını belirleyen Türk soyu, Ergenekon Destanı ile de gelişip güçlenmesini, yayılış ve büyüyüş dönemlerini anlatmıştır.

————————-

Arif Nihat Asya’ın , Orhan Şaik Gökyay’a  yazdığı ‘’ ONLAR ‘’ şiiri ile bitirmek istedim. İ.Kulaçoğlu .

————————–

ONLAR

Nerede kaldı o anlar ki ;

Analar Kurt doğurdu .

Hilkat , insan çamurunu

Destan ile yoğurdu .

( Hilkat : Yaratılış . Fıtrat / İlk yaratılış . )

Nerede o yiğitler ki , gür

Sesleri ülkeyi bürür.

‘’ Yürü ‘’  dese dağlar yürür,

‘’ Dur  ‘’ dese kalpler dururdu !

Yurda baş dedikleri

Bir ağır adakla geldiler.

Şu bayraksız dünyaya ,

Bayrakla geldiler!

Kopardılar ayı gökten,

Bir ipek dala astılar !

Yurt dediler gölgesine,

Ayaklarını bastılar !

Yeryüzünün göbeğinde ,

Kuruldu kurultayları !

Günleri sönmek bilmedi ,

Yere düşmedi ayları !

Onlardan kaldı bu toprak .

Biz gezip , tozmayalım  mı ?

Yabanlar kıskanır diye ,

Bir destanda yazmayalım  mı ?

Benim dedemle yan yana ,

Yazılı kalacak  adım .

Yıldızların söneceği ,

Güne yıldızlar sakladım .

Arif Nihat Asya . ( 1904 / 1975 )

Ruhu ŞAD / sevinç – mutluluk  olsun / dolsun . İ.Kulaçoğlu .

———-

Kaynak

———-

Elite  Türk

Günümüz Türkçesine yapılan çeviri -metinde kullanılan noktalamalar ve kelime yazılışları  Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’e aittir.

İdris Kulaçoğlu , bilgi dağarcığı.

———-

Çalışmalarım içinde , en doğru anlatının bu olduğu düşüncesindeyim.

Bende bilgiler ekledim . İ.Kulaçoğlu .  21.12.2018 saat 12:34 çalışma odam.